12 Temmuz 2010/14:57
Kürdistan Sosyalist Partisi-PSK Genel sekreteri Mesud Tek, “Demokratik özerklik” hariç, Öcalan’ın dile getirdiği taleplerin, barış taraftarı tüm kesimlerce dile getirilen ortak talepler olduğunu ifade ederek “Kararlı ve ortak bir demokrasi mücadelesi ile elde edilebilecek olan bu ve benzeri talepler için silahlı mücadele yürütmenin gereği yok.” diyerek Öcalan’ın, “PKK’ye ateşkes çağrısı” yapması gerektiğini söyledi.
Son dönemlerde tırmanan şiddet olayları nedeniyle görüşlerine başvurduğumuz Mesud Tek sorularımızı yanıtladı.
Röportaj: Dicle Amedi
-Son dönemde yaşanan çatışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz, 1990’lı yılara dönüş yaşanabilir mi?
Son günlerde yaşanan çatışmaların daha önceki çatışmalardan pek bir farkı olmadığını düşünüyorum. Daha önce de, hemen her gün birkaç yerde çatışmalar yaşanıyordu, hatta bugünkün çatışmalardan daha da şiddetli bir biçimde…
Önceki çatışmalar ile bugünküler arasındaki fark şu olabilir. Bugünkü çatışmalar AKP hükümetince başlatılan “açılım” politikasında duraklama ve tıkanma yaşanmasından sonra başladı. Bilindiği gibi “açılım süreci”, Kürt sorununun barışçıl çözümü konusunda iyimserlik yaratmıştı. Ama gelişmeler beklendiği, özlendiği gibi olmadı. Açılım süreci ulusal ve uluslararası arenada verilen ciddi desteğe rağmen tıkandı. Tıkanmanın nedenleri üzerine çokça yazılıp çizildi. Bilinen ve defalarca dile getirilen nedenleri yeniden saymanın gereği yok. Ama şu bir gerçek ki barışçıl çözüm konusunda bir hayal kırıklığı yaşanıyor.
Kitlelerin hayal kırıklığı yaşadığı, barışçıl çözüme ilişkin umutların tükenmeye yüz tuttuğu bir dönemde başlayan çatışmalar, büyük travmalara neden oldu. Kamuoyunda “ne oluyoruz, 1990’lı yıllara mı dönüyoruz” sorusu sıkça sorulmaya başlandı.
Doğrusu, Türkiye’de 1990’lı yıllara dönüşü isteyen bir hayli kesim var. Bunların başında ordu, faşist ve militarist güçler geliyor. MHP açıkça olağanüstü halin yeniden ilan edilmesini istiyor. Görünüşte Genelkurmay MHP’nin bu talebine karşı çıkıyor, ama özünde onun da istediği OHAL. Genelkurmay yayla yasaklarının yeniden başlamasını, uygulanan “güvenlik bölgesi” sınırlarının genişletilmesini, yol kontrollerinin eskisi gibi artırılmasını talep ediyor. Genelkurmay’ın “son terörist etkisiz hale getirilene kadar savaşa devam” biçiminde ifade edilen tavrında herhangi bir değişiklik yok.
Bunun yanı sıra AKP hükümeti de aynı dili kullanmaya başladı. “Döktükleri kanda boğulacaklar” diyen Başbakan’ın diline de şiddet hakim olmuş vaziyette. Ayrıca 1990’lı yıllarda olduğu gibi köyler yakılıyor, kasabalarda askerler, “şehre sızan teröristler” bahanesiyle evleri yaylım ateşine tutuyorlar, vb.. Bu ve benzeri gelişmeler, haklı olarak “1990’lı yıllara mı dönüyoruz” sorusunu sorduruyor.
Şu andaki çatışmalar büyüyerek artabilir, yaşanan gerginlik daha da tırmanabilir. Ama ben 1990’lı yıllara dönüleceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü aradan geçen süre zarfında Türkiye’de önemli değişiklikler oldu. Her şeyden önce 90’lı yıllardaki olayların başlıca faili JİTEM’in ipliği pazara çıktı ve bir kısım JİTEM mensubu hakkında davalar açıldı. O dönemde yaşanan her türlü melanetin içinde yer alan Ergenekon çetesinin bir bölümü bugün hapiste ve mahkemelerde hesap veriyorlar. Daha da önemlisi kamuoyu, var olan statükonun sürdürülmesi amacıyla yapılan planları biliyor, oynanan oyunları giderek fark ediyor.
Bu sürede yaşanan bir başka önemli değişiklik ise, sivil toplum hareketinin güçlenmesi, barış talebinin daha geniş bir kesim tarafından dile getirilmesidir. Hem Türk ve hem de Kürt kesiminde silahların susturulmasını, soruna barışçıl çözümler bulunmasını isteyenlerin sesleri daha gür ve yüksek çıkıyor.
Bu ve benzeri ulusal faktörlerin yanı sıra uluslar arası şartlar da 1990’lı yıllara dönüşün önüne engeller çıkartıyor. Bu noktada AB süreci, 1990’lı yıllara dönüşü zorlaştıran önemli faktörlerin başında geliyor. 1990’lı yılların özlemini çekenler, bölgede diktatörlükler aleyhine değişen siyasi dengeleri, bölgeye yönelik yeni politikaları ve bu politikaların uygulanmasında Türkiye’ye biçilen rolü de hesaba katmak zorundadırlar. Her şeyden önce huzur ve güvene ihtiyaç duyan enerji nakil hatları ve bu anlamda da NOBOCCO projesi 1990’lı yıllara dönüşün önündeki en büyük engellerden biridir diye düşünüyorum.
Türkiye “büyük devlet” olmak istiyor ve bölgesel denklemlerin dışında kalmak istemiyorsa, başta ABD ve AB olmak üzere büyük devletler ile uluslararası güçleri hesaba katmak zorundadır. Ki, bu güçler Kürt sorununa askeri yöntemler dışında bir çözüm bulunması gerektiğini daha yüksek bir sesle dile getiriyorlar artık...
Özcesi, ulusal ve uluslararası şartların 1990’lı yıllara dönüşü imkânsız kılmasa bile çok ama çok zarlaştırdığını söylemek yanlış olmaz.
-Çatışmaların Kürt toplumuna ne gibi olumsuz etkileri olacak?
Her şeyden önce bilmeliyiz ki çatışmaların en büyük mağduru Kürtler, en çok zararı biz görüyoruz.
Çatışmaların Kürt toplumuna olumsuz etkilerinin neler olduğunu geçmiş dönemden biliyoruz. Eğer önü alınmaz ve çatışmalar tırmanırsa benzeri şeyleri yeniden yaşayacağız. Hatta yaşamaya başladık bile. Köyler yakılıyor, köylüler evlerini terk etmeye zorlanıyorlar, ormanlar, bağ ve bahçeler ateşe veriliyor, dağ, taş bombalanıyor, vb...
Ama en önemlisi barışçıl çözüm konusunda umutların suya düşmesi, şiddet dilinin hâkim olmasıdır. Devam etmesi halinde çatışmalar halklar arasındaki güveni giderek zayıflatacak, Batı’da Kürt ve Türkler arasındaki gerginliği tırmandıracaktır.
-Yıllarca Kürt sorununa demokratik ve barışçıl yöntemlerle çözüm önerisinde bulundunuz. Bu süreçte Kürtlerin barışçıl yol ve yöntemlerin dışında şiddete yönelmesinin gerekçesi olabilir mi?
Her şeyden önce şunu belirtmek de fayda var. Kürtlerin ulusal kurtuluş ve özgürlük mücadeleleri yaklaşık 200 yıldır sürüyor. Dolayısıyla bugünkü siyasi değerler üzerinden geçmişteki kurtuluş mücadelelerini değerlendirmek sağlıklı olmaz.
Genel olarak, ulusal kurtuluş mücadelesi sürecinde silaha başvurma, Kürtlerin tercihi olmadı. Değim yerindeyse sömürgeci devletlerin inkâr ve imha politikaları, sorunun askeri çözümünde ısrarlı olmaları, Kürtleri silahlı mücadeleye zorladı. Bunun yanı sıra varlıklarını korumak, ülkesini özgürleştirmek, hak ve özgürlüklerini elde etmek için tüm mücadele biçimlerini kullanmak, öteki halklar gibi Kürtlerin de hakkıdır. Ama yaşadığımız deneylerden biliyoruz ki, Kürtler kendilerine dayatılan mücadele biçiminden bekledikleri sonuçları alamadılar.
Çağımızın yükselen değerleri arasında sorunların diyalog ve görüşmeler yoluyla, uluslararası camianın, kurum ve kuruluşların baskısı ve gözetimi altında çözümü de bulunuyor. Bir başka ifade ile şiddetin sorunları çözemediği gibi, daha da karmaşık hale getirdiği giderek ortaya çıkıyor. Bu nedenle şiddet dili ve araçlarını bir kenara bırakarak barışçıl çözümde ısrar etmenin daha doğru olduğu belirtiliyor. Ne kadar kutsal olursa olsun, hiçbir amacın insanı öldürmeyi haklı kılmayacağı görüşü giderek yer ediyor.
PKK’nin Haziran ayı başından itibaren başlattığı ve giderek artırdığı saldırılara gelince…
PKK’nin son eylemlerinin haklı bir gerekçesi olduğunu düşünmüyorum. Aksine bu eylemler, PKK istemese de statükocu güçlerin işine geliyor.
PKK ve çevresi, ta başından itibaren açılım politikasına kuşku ile yaklaştılar, onu kendilerini tasfiye etmeye yönelik bir proje olarak gördüler. Elhak AKP hükümeti de bu kuşkuyu güçlendirecek tavır ve davranışlardan geri kalmadı. Bilinenleri tekrarlamanın gereği yok. Hükümetin DTP’yi görmezden gelmesi, DTP’nin kapatılması, binlerce “taş atan çocuğun” hapishaneye atılmaları, yaşlarından büyük cezalara çarptırılmaları, KCK operasyonlarında yüzlerce seçilmiş Kürt politikacı ve demokratik kitle örgütleri yöneticilerinin tutuklanması ve son olarak Habur’dan giriş yapan PKK ve sempatizanlarının mahkemeye sevk edilmeleri ve benzerleri.. AKP hükümetinin baltayı ayağına vurması anlamına gelen bu uygulamaları tasvip edilemez elbette.
PKK bu ve benzeri uygulamaları gerekçe gösteriyor. Oysa gerçek böyle değil. Gerçek olan, daha doğrusu son saldırıların nedeni, başta Abdullah Öcalan olmak üzere birçok PKK yetkilisi tarafından dile getirilen şu belirlemelerde gizli: “Devlet çözüme hazır ama AKP hükümeti çözümü engelliyor.” AKP hükümeti çözümün önündeki en büyük engeldir.” “AKP hükümeti devreden çıkartılırsa federasyon seçeneği gündeme gelecektir.”
Kürt ulusal kurtuluş hareketinin elde ettiği deneyler, çözümün önündeki en büyük engelin kurum ve kuruluşlarıyla sömürgeci devlet ve resmi politikaları olduğunu gösteriyor. Bu nedenle PKK’nin söz konusu belirlemeleri doğru değil. Ama PKK bu belirlemelerine uygun olarak, yani “en büyük engeli ortadan kaldırmak” ve federasyon seçeneğine yol açmak için” saldırılarını başlattı diye düşünüyorum.
PKK son eylemleri ile ortamın daha da gerilmesine katkı da bulunmuş, militaristlerin ve daha fazla şiddeti savunanların seslerini yükseltmelerine yol açmıştır. PKK’nin son eylemleri at izinin it izine karıştığı bir ortamın oluşmasına neden olacaktır ki bu, tam da Ergenekon çetesinin, rütbeli ve sivil darbeseverlerin istediği bir ortamdır.
PKK’nin son eylemleri Kürt toplumunda da tepkilere neden oldu. Biliniyor, hemen her şehirde bir araya gelen sivil toplum örgütleri “parmakların tetikten çekilmesini” talep ettiler.
Öcalan son avukat görüşmelerinde barış çağrısı yapan sivil toplum örgütlerini desteklediğini dile getirdi ve bu arada çözüme ilişkin projesini de açıkladı. Öcalan sorunun çözümü için “demokratik özerkliği” öneriyor, demokratik anayasa hazırlanmasını istiyor. Bunların bir anda gerçekleşmeyeceğini bilecek kadar gerçekçi olan Öcalan, önce seçim barajının düşürülmesini, Terörle Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasını, çocukların salıverilmesini, KCK tutuklarının serbest bırakılmasını, “parti içi demokrasinin geliştirilmesine ilişkin hususlarda yasal düzenlemeler” yapılmasını istiyor.
“Demokratik özerklik” hariç, Öcalan’ın dile getirdiği talepler barış taraftarı tüm kesimlerce dile getirilen ortak talepler. Kararlı ve ortak bir demokrasi mücadelesi ile elde edilebilecek olan bu ve benzeri talepler için silahlı mücadele yürütmenin gereği yok.
Son avukat görüşmesinde AKP’ye çağrıda bulunarak, tutarlı, kararlı ve cesur olmasını isteyen Öcalan da tutarlı olmalıdır. Çözüm için yaptığı önerilerin hiç birisinin silahlı mücadeleyi gerekli kılmadığını benden daha iyi bilen Öcalan, tutarlı olma adına PKK’ye ateşkes çağrısını yapmalıdır.
Öcalan’ın son avukat görüşmesinde dile getirdikleri, PKK’nin son silahlı eylemlerinin hiçbir haklı gerekçesi olmadığını ve istenmeden de olsa “özel savaş lobileri”ne hizmet ettiğini ortaya koyuyor.
Tüm bu ve benzeri gelişmeler, barış ve barışçıl çözümde ısrar etmemiz ve bu alanda kararlı olmamız gerektiğini ortaya koyuyor.
-Sivil toplum kuruluşlarının, çatışmaların sona ermesine yönelik yaptıkları ortak açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz. Sivil toplum kuruluşlarının rolü olabilir mi?
Sivil toplum örgütlerinin ortak çağrısını destekliyorum. Kürt toplumundaki değişik tepkiler, çağrının tüm tarafları, özellikle PKK ve çevresini memnun etmediğini gösteriyor. Bana göre sivil toplum örgütlerinin tüm tarafları memnun etmesi gerekmiyor.
Kuşkusuz sivil toplum örgütleri Kürt sorununun barışçıl çözümünde önemli rol oynayabilirler. Ama yapıları ve fonksiyonlarını görmezden gelerek onlardan yapamayacakları şeyleri beklemek, onlara başka şeyler atfetmek de doğru değil.
İki temel nedenden dolayı sivil toplum örgütleri ve çalışmalarına önem vermemiz gerekiyor diye düşünüyorum. Bunlardan birincisi sivil toplum örgütlerinin toplumsal mücadelede artan etkinliğinin de çağımızın yükselen değerleri arasında olmasıdır. Öteki ise sivil toplum örgütlerinin devlet ile ilişkilerde gri bir alanı temsil etmeleri, devlet ötesi fonksiyonlara sahip olmaları, barış, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde vazgeçilmez kurumlar haline gelmeleridir.
Sivil toplum örgütlerine doğru yaklaşmamak, onlara kapasitelerini aşan şeyleri dayatmak doğru bir tavır değildir ve onları etkisiz hale getirir, dağılmasına yol açar.
-Sizin Kürt kurumlarına özel bir çağrınız var mı?
Başka bölgelerde söyleniyor mu, bilmiyorum. Dersim yöresinde sıkça söylenen bir atasözü vardır. “Ayı dokuz türkü bilir dokuzu da ceviz üstünedir.” Benimki de o hesap. Bugüne kadar tüm çağrılarımız mücadele ve birlik üzerine idi. Şimdi de aynı çağrıyı yapıyoruz: Kürt kurum ve kuruluşları ortak noktaları ön plana çıkararak, tek renge ve sese bürünmeden birlikte mücadele etmelidirler.
Çünkü başarı için, ulusal demokratik haklarımızı elde etmek için, barış, demokrasi ve özgürlük için bir başka yol, henüz yok.