Siyasi ve Kültürel İnternet Gazetesi
 Kürtçe     |   Türkçe

     
Ara
DENG Yayınları Aras Center’da

Basından

Kejê Bêmal: Son tango

Adam kadına dedi ki; “son bir tangoya ne dersin?”

Kadın dudaklarını ısırdı, düşündü ve tereddütsüz “Varım!” dedi...

Adamın kalbi hızla çarptı. Yüreği bütün vücudunda ve beyninde atıyordu şimdi. “O zaman” dedi “ben buradan çıkıyorum kaç saat sürer bilmiyorum ama bekle beni yol bittiğinde ordayım!”

Kadın gülümsedi ve dedi ki “daha iyi bir fikrim var, madem son tango yakışır olsun o zaman sen oradan ben buradan, şimdi, çıplak ayaklarımızla, Yürümeye başlayalım. Durmak yok... Uyumak yok. Mola yok. Araç yok. Sadece yürüyerek.”

Adam tereddütsüz “Tamam” dedi...

Kadın... Ah kadın... Ah hesaplı kitaplı kadın... Yaman kadın... Piç kadın. Bir anda beyninde Pandora'nın kutusu açıldı. Canı sınamak istedi. Zaten son günlerde yeni bulduğu bir yöntemdi bu... Sınamak… Bu da zaten büyümek demekti. Büyüyordu kadın. Geçmişin gölgesi, geleceğin vurdumduymazlığı içinde, insanlarla sağlama yapmak gibi bir derdi vardı. Asla doğru sonuca ulaşamayacağını bile bile...

Düşündü. Neydi erkeğin en büyük korkusu?

Keşfedilmek... Keşfedilmek demek çözülmek demekti, sapır sapır dökülecekti doğduğu günden beri pipisine takılan tüm apoletler.

Çırılçıplak kalmak... Tanrım ne korkunç... Erkekliğinden soyunmak, insan olmak... Ne fena bir son!

Oysa son Tango derken tek düşündüğü bütün erkek yanıyla kavrayıvermekti o narin bedeni. Karşı duruş olmaksızın kadife teninde gezinirken esmer elleri, kadının gözleri çoktan kaymış olmalıydı teslimiyetten...

O da ne? Kadın itiyordu onu.. Sınıyordu. Nasıl olur bu ne cüret? Erkeklik sınanır mı? Üstelik altına alıp çatır çatır ezeceği ve çığlıkları gökyüzüne yayılacak kadın tarafından! Ne demek karşı duruş? O ne demek? Bu onun tangosu? Sen nasıl hazır olmazsın? Nasıl itersin beni! Nasıl karşı durursun! Kimse sana anlatmadı mı nasıl kadın olunur? Erkek misin sen? Ne demek benimle bilek güreşi?

Kadın üzerindeki ateş kırmızısı saten elbisesi, ince siyah çorapları, topuklu ayakkabısı, siyah saçlarına yerleştirdiği kızıl gül ve kızıl gülden daha kızıl dudaklarıyla iterek erkeği geri çekildi. Üstelik dudağının kenarı en küstah gülümsemeyle kıvrılmış. Erkek red edilmenin şaşkınlığı, karşı durulmanın paniği ve itilmenin öfkesiyle karmaşık ve sert bir bakış attı kadına. Ona böyle öğretmişlerdi. Bu bakıştan sonra koşarak gelecekti kadın. Korkarak...

Karşı karşıyalar şimdi... Kadının sağ bacağı arkaya uzanmış, sol bacağı önde hafif eğik! Sol eli erkeğe doğru tereddütsüz ve pervasız uzanmış üstelik deli bakışlarını erkeğin göz bebeğine dikmiş.

Sıkıysa yaklaş!....

Erkek, siyah takımını tamamlayan siyah şapkanın altında kara gözlerini kadına öfkeyle dikmiş. Bedeni gerilmiş bir yay! Ömründe görmediği bir cüretle karşılaşmış! Hiç tanımadığı vahşi hayvana uzaktan bakan avcı gibi... Vursun mu? Korksun mu? Karar vermeye çalışırken korkusunu da gizlemek zorunda...

Kadın... Hala aynı pozisyonda... Beş parmağı da açık. Küstah ve korkusuzca bakıyor. Avına yaklaşan bir yılan gibi soğukkanlı üstelik. Şimdi koşarak en sert şekilde çarpışacaklar. Kadın buna dünden hazır. Yerle yeksan olsa bile umurunda değil. Bir anda perde iniyor...

İkinci sahne...

Erkek “şimdi çıkıyorum yola. Hadi sende. Şimdi!” Kadın dudağının sağ köşesini ısırdı. Çıkabilirdi. Umurunda bile olmazdı, ama ya son zamanlarda aklına takılan sağlama. Bir an kalkar gibi oldu. Yüreği hızla çarptı. Sonra fark etti ki kendi düşü değil bu. Bu adamın düşü ve o şimdi yola çıksa düş görmeyecek sadece bir düşün gerçekleşmesinde başrol oynayacak. Öyle mi dedi? Lilith nerdesin? Ruhuna ihtiyacım var? Hemen geldi Lilith! O anda. Hemen…

Karşılıklı duruyorlardı hala. En acımasız, en savaşçı, en cesur halleriyle... Kadın önce nar çiçeği dudağının sol yanını ısırdı beyaz dişleriyle... Sonra kara perçemlerinin altından iki ateş parçası gözlerini yumuşattı. Öne doğru uzattığı ve mutlak “Dur!” işareti yapan kolunu eliyle toparlarken kırmızı kadife elbisesinin yırtmacından kasığına kadar görünen siyah çoraplı topuklu ayakkabılı bileğini çekti en zarif hareketleriyle sağ bacağının yanına... O an nerden çıktığı bilinmeyen yumuşacık bir lodos esti... Yerdeki yaprakları bir araya toplayıp gökyüzüne kaldırdı... Sonra da savurdu başlarından aşağı...

Erkeğin yay gibi gerilen gövdesi ve kaşların üzerine düşürdüğü şapkası, takım elbisesi ve kemeri yumuşadı. İşte olmuştu! Dayanamayacağını biliyordu. Korktu işte. Yola geldi...

Üçüncü sahne...

Kadın “Peki” dedi. Bende çıkıyorum. Ama bir şartım var.

Merakla sordu erkek; “Nedir?”

“Yolda başıma gelebilecek her şeyin sorumlusu sensin! Kabul mü?” Durdu erkek.. Bu da ne demekti şimdi? Ne diyordu bu aptal kadın. Bu replik yoktu oyunda. Düşündü... Ama bu onun son tangosuydu ve kadını istiyordu. Hem de akıl almaz bir tutkuyla. Aylardır bunun için hazırlanmıştı. Şimdi tam da bu noktada sonuca bu denli yaklaşmışken bu aptal ve korkak kadın yüzünden bu düşü bozamazdı. “Sana hiç bir şey olmaz! Sen cesursun” dedi son bir umutla...

Kadın gülümsedi... İşte olmuştu... “Ama ben sadece 46 kiloyum. Cesaret yetmez ki”

Erkek durdu... Düşündü. Doğru… Eğer yolda ona doğru yürürken ölürse, kiminle gerçekleştirecekti düşünü? Aman Allah'ım hayır hayır ölmemeli dedi yol boyunca kadının başına gelebilecekleri düşünürken. “O ölürse benim düşüm ne olacak?”

Hemen atıldı “Tamam. Sen çıkma. Ben gelirim!....”

Erkek gevşemiş bedeni siyah takım elbisesi ve parlak siyah makosenleri ile bir adım attı umutla... Kadın iki ayağı yanyana.. Dimdik ve olanca güzelliğiyle gözleri erkeğin gözlerinde gülümsedi. Bir adım attı. Bir daha. Yavaş ve emin. Erkek sıçradı. Uzun bir adım... Kadın; kısa, netitok bir adım daha... Ellerini uzattılar. Dokunmak üzereler birbirlerine... Önce kadının ateşten nefesi yaladı erkeğin yüzünü... Dağıldı Erkek... Aklı uçup gitti başından. Kadın gülümsedi... Erkeğin başını gökyüzüne kaldırıp uzun uzun soluk alıp vermesini seyretti... İncecik bir mesafe kaldı aralarında... İpince... Kıldan bir mesafe... Şimdi ikisi de birbirlerinin vücut ısılarını hissedecek kadar yakın, hissettikçe daha da ısınacak kadar tutkulu... Erkek gözlerini kadının gözüne dikti... Kadın bir şey fark etti... Kendisinde olmayan ve erkekte var olan zafer edasıydı bu. Durdu. Dudağının sol kenarını ısırdı....

“Tamam gelebilirsin” dedi kadın... Ama benim macera yaşamaya halim ve mecalim yok. Eğer gelirsen, gidemezsin bir daha... Benim olursun burada kalırsın! Bana bir çocuk verirsin. Yoksa düş müş yok! Düşün kahramanıda. Ben oynamam bu oyunda! Sen bilirsin!''

Adam durdu... Bu ne ya? Ağız tadıyla bir fantezi yaşayalım dedik ne diyor bu pasaklı? Biz de bunu bişey sanmıştık? Bu muydu son tango partneri diye seçtiğimiz. Bu bizim mahalle kızlarından da beter çıktı. İki raks edelim dedik, burnumuzdan getirdi... De get başımdan. Senin neren kahraman? Pis sidikli! Yok ol!

Durdu erkek... Takım elbisesi durdu! 'Kemeri durdu! Sert bir rüzgar çıktı birden şapkası başından uçtu! Anammm şapkasızda heç karizmatik görünmüyormuş diye düşündü kadın...

Kadın narçiçeği dudağı, kafasındaki kızıl gülü, kırmızı elbisesi ve yırtmacın altından görünen ince çoraplı sütun gibi bacağıyla bu sefer gülmemek için dudağını ısırdı... Erkek birden arkasını döndü ve kadının artık tutmaya gerek görmediği kahkahaları arasında tabanları kıçına değe değe koşmaya başladı....

Kadın arkasını döndü. Klavyenin başına oturdu. Kadehteki kırmızıdan son bir yudum aldı. Ve yazdı;  SON!
Monday, July 19, 2010
  HyperLink

Add your comment:
 
Nav:
 
E-mail:
   
   
Peyam:
   
   

Rapor - Röportaj

Yazarlar