Siyasi ve Kültürel İnternet Gazetesi
 Kürtçe     |   Türkçe

     
Ara
DENG Yayınları Aras Center’da

Basından

Hilal Kaplan: İslâm ve Sekülerizm

Yazıma yönelik eleştiri yazısı yazan kimi yazarların sert ve üstenci üslubu, benim “hak” olarak gördüklerime karşı çıkan aydınlara dair hem kendimin hem de çoğu Müslümanın tavrını takdir etmeme yol açtı açıkçası.

 “Bu yüzden yitiğiz biz Başka bir suçtan değil,

Tek cezamız:

Umutsuz bir özlemle birlikte yaşamamız...”

İslam ve demokrasi arasında uyumlu bir ilişki tesis edilmesinin imkânı, hem teoride hem de pratikte halen sıcaklığını koruyan bir tartışma olarak önümüzde duruyor. Aslında bu imkân arayışındaki esas zorluk, demokratik sistemin kendisinden değil, tüm kavram ve kurumlarıyla sekülerizmin hegemonize ettiği demokratik sistemlerde ontolojik olarak gayriseküler olan Müslümanların asimile olmadan varolma talebinden kaynaklanıyor. “İslam ve eşcinsellik meselesi” yazım üzerinden başlayan tartışmayı da bu minvalde değerlendiriyorum.

Mevzubahis yazıma cevap olarak yazılanları heyecanla okuduğumu itiraf etmeliyim. Ancak görebildiğim kadarıyla verilen cevaplarda “şunu yapamaz”, “bu haddi değil”, “gelsin öğretelim” tarzı dayılanmaların ötesine geçebilen pek az argüman var. Kıymet verdiğim yazılarda ise bakış açıma dair sorun ya da çelişki olarak takdim edilen argümanlar seküler camia içinde de mûkes bulan türden olduğu için bunlara cevap vermeye çalışacağım. Ayrıca bana ulaşan okuyucu mektuplarındaki soru ve itirazlardan da istifade ettiğimi belirtmeliyim.

Zulüm nedir?

Eşcinsellerin savunduğu ve Müslümanların çoğunluğunun karşı çıktığı talepleri zulümden saymayışım açık bir çelişki olarak gösteren argümanların başında geliyor. Seküler bir zihniyet içerisinden Müslümanları anlama çabası içinde olanlara şöyle bir teklifle başlamakta yarar var sanırım: Ey inanmayanlar, lütfen siz Kur’an’ı metinlerden bir metin, İslam’ı ideolojilerden bir ideoloji ve Müslümanları da bu ideolojiye angaje olmuş insanlar olarak görün. Böyle görerek ideolojilere nazaran İslam’a mündemiç olan ‘fazla’yı ve Müslümanlara dair ‘büyük resmi’ kaçırırsınız belki ama en azından siyasal meselelerde müzakere edebileceğimiz ve bu suretle birbirimizi anlayabileceğimiz bir zemin tesis etmiş oluruz. Sanırım ancak böyle düşünülürse her ideoloji sahibi insan gibi Müslümanların da kendi ‘ideoloji’lerine özgün bir biçimde zulmü tanımlama hakları olduğu ve yapacakları tanımın da hegemonik söyleme göre şekil değiştirmesinin mümkün olmadığı görülebilecek.

Bir örnekle açmaya çalışayım: Liberal ideolojiye göre “özel mülkiyet”, bireyin önde gelen haklarından birisidir. Marksist öğretiye göreyse toplumsal yozlaşmanın başat noktalarından birisidir. Peki, siz liberal bir yazarın Marksist bir yazara oldukça agresif bir üslupla “Sen kim oluyorsun da özel mülkiyet hakkına karşı çıkıyorsun?” diye çıkıştığını gördünüz mü hiç? Tabii ki hayır. Peki, neden? Çünkü Marksist ideoloji içinden savunulması gereken pozisyon budur ve bir liberalin hegemonik ideolojiye dayanarak böyle bir soru sorması bile abesle iştigaldir. Yani nasıl ki bir liberalin haddi en fazla özel mülkiyetin bir “hak” olduğunu kendi durduğu pozisyondan anlatmaya çalışmaksa; seküler ideolojilere angaje olanların haddi de en fazla kendi pozisyonlarından Müslümanlara eşcinsel haklarının neden ‘hak’ olduğunu anlatmaktır. Bu anlamda haddini bilen kimse Müslümanlara “Sen nasıl eşcinsel evlilik hakkını tanımazsın!” diye çıkışamaz. Gerçi Müslümanları tıpkı Kemalistler gibi arzu ettiği ‘aydınlığa’ doğru iteklenmesi gereken bir cühela güruhu olarak görenler için başka tabii...

Hülasa, eşcinselliğin “cinsel yönelim” ibaresiyle anayasa girmesinden tutun da evliliklerinin ve evlat edinmelerinin devlet tarafından kabulüne kadar savunulan talepler Müslümanlar için “zulüm” anlamı taşıyor. Dolayısıyla her ne kadar seküler okurlarımı genelde memnun etmese de önceki yazıda ortaya koyduğum tavırda bir çelişkiden ziyade İslam açısından zorunlu bir tutarlılık mevcuttu.

Bana özgürlüğün sınırını çizebilir misin Abidin?

Eleştirilerin ana hatlarından birisini de Müslümanların dini merkeze alarak söylem ürettiği noktada bireyin özgürlüklerinin devlet tarafından kısıtlanmasına hizmet etmekle suçlanmaları oluşturuyor. Bir noktaya kadar haklı bir suçlama. Ancak bu suçlamayı yöneltenler bireyin yönelimlerinin meşruiyetinin seküler devletler tarafından hiçbir şekilde kısıtlanmadığını mı sanıyorlar acaba?

Sekülerizm kutsal kitapların “iyi, doğru ve güzel” tanımlarını terk etmiş ya da ikincilleştirmiş olsa da neticede her seküler devletin bir “kamusal iyi” anlayışı mevcuttur. Yani her seküler devlet kendi toplumsal kodlarına paralel olan bir “kamusal iyi” anlayışı üretir ve bu anlayışın sınırları dahilinde birey haklarını tanır. Zira “birey” dediğimiz kendinden menkul, atomize ve izole bir varlık değildir. Devlet-birey ilişkisine dahil olan ne varsa aynı zamanda toplum-birey ilişkisine mündemiçtir. Dolayısıyla, devlet-birey ilişkisi toplumun şekillenmesi sürecine müdahildir. O yüzden o toplumda genel-geçer olarak kabul edilen toplumsal değerlerin dışında kalan talepler “bireysel haklar” olarak tanınmazlar. Tartışmanın başlangıcına uygun olarak sadece bireyin cinsel yönelimleri dahilinde örnekler vereceğim.

Günümüzde ensest ilişki yaşayan kardeşlerin, baba-kızların, anne-oğulların evlenme hakkı Avrupa’da tartışılan meselerden birisi. Yani evlenip çocuk yapmak isteyen kardeşlerin, baba-kızların, anne-oğulların ilişkisinin devlet tarafından tanınması ve meşrulaşması talep ediliyor. Ensest ilişkilerde ortaya çıkabilecek kan uyuşmazlığı sorununun tıbbi yöntemlerle tesbit edilip tedbir alınacak bir durum olduğundan problem teşkil etmediğini ayrıca belirteyim. Seküler devletler ensest evliliklere yasallaştığı takdirde toplumda yaygınlaşacağı düşüncesiyle izin vermiyor. Halbuki tamamen seküler bir bakış açısıyla bakıldığında ensest yasağının bir rasyonalitesi ve/ veya meşruiyeti yok. Örneğin seküler bir nazardan “ensestin dehşeti” (“horror of incest”), geçen yüzyıl başında Freud’un “Totem ve Tabu” kitabında ‘cesaretle’ vurguladığı gibi aslında modern insana ‘ilkel’ kabilelerden yâdigar bir tavır ve bastırılmaya çalışılan cinsel dürtülerin bir yansıması olarak okunabilir. Öyleyse tamamen seküler, rasyonel ve bireysel çerçeveden seküler devletin başkalarına hiçbir zararı olmayan bu çiftlere “zulmetmeye” ne hakkı var, değil mi?

Pedofilinin bir patoloji olmaktan çıkması ve pedofililerin küçük yaştaki partnerleriyle rızaları dahilinde rahatça birlikte olabilmelerinin yasallaşması da tartışılan bir diğer mesele. Cinsel ilişki yaşının Avrupa’da 12’ye düştüğü göz önüne alınırsa, gençlerin kendinden yaşça büyük partneriyle beraber olmak için kimlik kartlarındaki doğum tarihlerinden tam 16-18 yıl sonrasını beklemelerini de “zulüm” olarak yorumlayanlar var mesela. Aynı şekilde sırf yasalara göre yaşı büyük diye partneriyle istediği gibi ilişki kuramayan insanlar da bunu “zulüm” olarak görüyor. Hatta buna “yaş ayrımcılığı” diyenler bile var. Bu yüzden “rıza yaşı reformu” yapılarak mevcut yasalarda belirtilen kısıtlamaların kaldırılması talep ediliyor. Ancak birçok seküler devlet bu talepleri de meşru görmüyor ve kabul etmiyor. Yine tamamen seküler, rasyonel ve bireysel bir çerçeveden seküler devletin başkalarına hiçbir zararı olmayan bu çiftlere de “zulmetmeye” hakkı yok aslında.

O kadar “rasyonel” deyince aklıma geldi. Pedofilinin meşruiyetini savunan ve siyasal alanda temsil hakkı bulan Hollanda’daki “Dostça Sevgi, Özgürlük ve Çeşitlilik Partisi”nin (Party for Neighbourly Love, Freedom and Diversity) mottosunu duymuş muydunuz: “Sapere aude!”. Aydınlanma dönemini en iyi simgeleyen sloganlardan biri olan bu deyim “Aklını kullanmaya cesaret et” anlamına geliyor.

Öyle ya “her şeyin ölçüsü insan”sa seküler rejimlerde yaşayan bizler “hangi akla hizmet” kendi rızaları dahilinde ensest ilişki kuranların ve pedofililerin beraber olmalarına ya da evlenip çocuk sahibi olmalarına karşı çıkıyoruz? Tamamen seküler bir temelden nasıl bir itiraz ortaya koyabiliriz? Bendenize reddiye yazanlardan biri olan Evren Asena’nın sorduğu gibi “Kendimizin sahip olduğu hakları karşımızdakinden esirgeyecek cüreti hak edecek” bir konumda mıyız?

Bundan 50 yıl önce eşcinselliğin meşruiyeti tartışılan bir yönelim olduğu düşünülürse, bundan 50 yıl sonra pedofililerin mecliste temsil edilebilecek kapasitede bir partileri olmayacağına ve ensest evliliklerin meşrulaşmayacağına emin olabilir miyiz gerçekten? Hem neden emin olmalıyız? 18 yaş mitinin ya da ensest tabusunun inandırıcılığı yeter delil midir? O halde “özgürlüğün ona ulaşmak için verilecek mücadeleden başka bir tanım ve onay merciini gereksinmediğini” savunanlar için gelsin: Aklınızı kullanmaya cesaret edin!

Hülâsa vahyi tamamen reddettiğini iddia eden seküler devletlerin de iyi, güzel ve doğru olana dair tanımları dahilinde bireyin cinselliğini kamusala dahil olması hususunda sınırları mevcuttur. Yani ortada biri tamamen zalim diğeri tamamen özgürlükçü iki ayrı devlet anlayışı yok. Olsa olsa mevzubahis sınırın nerede çizileceğine dair bir tartışma var ve o sınırın nerede çizileceği de mevzubahis ülkelerin sosyo-kültürel koşullarıyla yakından alakalı. Bu yüzden mesela İsveç gibi çoğu vatandaşının ateist veya agnostik olduğu bir ülkenin kurallarını “kopyala-yapıştır” metoduyla nüfusunun çoğunluğu için İslam’ın merkezî öneme haiz olduğu bir ülkeye uygularsanız, bu durumdan ‘maraz’ çıkmaması imkânsızdır. Son bir soru: Bu “kopyala-yapıştır” metodunu bir yerden gözünüz ısırıyor mu?

Özneleşme süreçleri ve günah kelimesini yasaklamak

Her insanın kendi içinde ‘biricik’ olduğu muhakkak. Ancak yine de şu an olduğumuz kişiyi oluşturan en büyük etken içinden geçtiğimiz özneleşme süreçleridir. Malûmunuz “özne” muhtelif söylemsel pratiklere maruz kalarak ortaya çıkar. Sözlerimizden hareketlerimize kadar geniş bir alanı şekillendiren her şey özneleşme süreçlerimizden mülhemdir. Herkes gibi Müslümanlar da mezkûr özneleşme süreçlerine mündemiç “iyi, doğru ve güzel” tanımlarının yanı sıra “kötü, yanlış ve çirkin” olana dair de tanımlar yapıp bu çerçevede söylem geliştiriyorlar.

Eşcinsellik din ya da bilim ne derse desin varolacak bir olgu olabilir. Ancak bir toplumda eşcinselliğin günah olduğu dahi söylenemez hale geliyorsa ve “Sen eşcinselsin, kendinle gurur duy!” telkinleri dışında ses çıkmıyorsa; o toplumda mevcut olan özneleşme süreçlerinden geçenler de maruz kaldıkları bu söylemler sayesinde nefsî dürtülerini ‘serbestçe’ takip etmeye teşvik edilmiş olurlar. Dolayısıyla örneğin sekülerlerin ne kadar başörtüsünün menfiliğinden bahsetmeye hakları varsa, Müslümanların da o kadar eşcinsel pratiğin menfiliğinden söz etmeye hakları vardır.

Günah kelimesinin kullanımını adeta yasaklayan seküler yazarların temel bir çelişkisi var. Din-merkezli toplumsallıklarda hegemonya dinî olana aittir. Bu yüzden geri kalan söylem ve pratikleri olabildiğince az görünür kılmak çabası mevcuttur. Sekülerizmin din-merkezli toplumsallıklardan farkı olarak takdim edilen özelliğiyse tek bir söylemin değil, bütün söylemlerin birarada (“yan yana” olması şart değil) var olmasını tesis etmektir. Ancak sekülerizm üzerinden “günah” demenin kendisi seküler anlamda “günah” ilan edilip yasaklanırsa; işte orada sekülerizmin de bir nevî kendi “dinseltoplumsallığını” oluşturduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Dil, bir alfabeden neşet eden ‘anlamlı’ sesler bütününden çok daha fazlasıdır. Bu yüzden bir topluluğu dilinden mahrum bırakmak ve asimile etmek sadece anadili yasaklamakla olmaz. O topluluğun kendini var ettiği özgün kelimelerini yasaklamak da pekâla büyük bir mahrumiyettir ve kabul edilemez.

Üslup her şeydir

Yazıma yönelik eleştiri yazısı yazan kimi yazarların sert ve üstenci üslubu, benim “hak” olarak gördüklerime karşı çıkan aydınlara dair hem kendimin hem de çoğu Müslümanın tavrını takdir etmeme yol açtı açıkçası.

Malûmunuz başörtülü kadınların örtüleriyle kamuda çalışma hakkına özellikle ‘solcu’ aydınlarımız “hizmet alan-hizmet veren” ayrımı üzerinden karşı çıkar. “Varoluşsal” açıdan çalışma hakkı örneğin evlenme talebinden daha önemsiz olmasa gerek. Peki, maazallah Müslümanlar da bu ayrımı savunan solculara benzer hakaretamiz ifadelerle hitap etse sizce ne olurdu? Pek çok ‘solcu’ bunu, Müslümanların ‘içinde’ zaten var olduğuna çoktan “iman ettikleri” o vahşi özün bir yansıması olarak okumaz mıydı?

Eğitim yasağından mustarip olmuş, çalışma yasağı kendi hayatının orta yerinde duran biri olarak “hizmet alan-hizmet veren” ayrımını savunan aydınlara hakaret etmek aklımın ucundan bile geçmedi. Zira hak saydıklarımızı kazanmaktan daha önemlisi fikrî ayrılığa düştüğümüz kişilere saygı duymak olsa gerek. Ne de olsa haklar bir gün alınabilir ama saygınlık alınamaz.

Yazar

22 Temmuz 10 tarihli Taraf

Thursday, July 22, 2010
  HyperLink

Add your comment:
 
Nav:
 
E-mail:
   
   
Peyam:
   
   

Rapor - Röportaj

Yazarlar