Siyasi ve Kültürel İnternet Gazetesi
 Kürtçe     |   Türkçe

     
Ara
Burkay Dersim'de
Rojawelat.net Yayın Hayatına Başladı

Basından

Laçiner: 'Sol dini darbeleri siyasi araç olarak gördü...’

08 Mayıs 2012; 11:05

28 Şubat 1997 süreci, öncesi ve sonrasında solun ne yaptığını, Murat Belge’nin tabiriyle “bir şey söylerken kime, neye ters düşer miyim kaygıları olmayan” Ömer Laçiner anlatıyor

Hazal Özvarış

Tuba Çandar, nehir söyleşi ile hayatını aktardığı Murat Belge’ye ‘'Bir Hayat…” adıyla yayımlanan kitabın “Birikim dergisi” bölümünde soruyor:

“Sol hareketteki dogmatizmin karşısında yer alan derginin teorisyeni sen misin?”

‘’Yoo’’ diyor Belge, anlatıyor:

“Ömer’di teorisyen… Ömer aslında benden çok daha özgün düşünen bir adamdır. Çok da cesurdur; çevresine hiç bakmadan, doğru gördüğü şeyi savunur. (…) Sınıf meselesinin proletaryaya, bilmem neye filan değil de, bilgiye dayalı olduğu tahlilini getirmişti. Ben bu kadar cesur şeyler yapmadım doğrusu…”    

Ömer Laçiner, Belge’yle 1975’ten beri Türkiye’nin en itibarlı dergilerinden Birikim’i çıkarıyor. 37 yıllık süreçte tek kesinti var ki, gerekçe malum; 12 Eylül 1980 darbesi. Sıkıyönetim kararıyla “zorunlu mola” ya giren Birikim, 1989’da Laçiner’in genel yayın yönetmenliğinde yeniden çıkmaya başladı.

Ancak, darbe sonrasında Türkiye ile birlikte Birikim’in de gündemi değişti. ‘80 öncesinde sosyalizmin temel sorunları tartışılırken ‘80 sonrasında derginin ana gündemi, Türkiye ve dünyada solun krizi ve yeniden tanımlanması oldu.

12 Eylül 2010’da yapılan Anayasa değişikliği referandumu ise Birikim için önemli bir dönemeci ifade ediyor. Sol cenah içindeki “Yetmez ama evet” ile “hayır”cılar arasındaki gerilim,  Ömer Laçiner’in kaleme aldığı başyazı ile somutlaşmış ve Laçiner, “Yeni bir dönemin eşiğinde” başlıklı yazısıyla sosyalist hareket ile bağlarını kopardıklarını açıklamıştı.

T24 olarak biz de 28 Şubat 1997 süreci, öncesi ve sonrasında solun ne yaptığını, Belge’nin tabiriyle “bir şey söylerken kime, neye ters düşer miyim kaygıları olmayan” Laçiner’den dinlemek istedik:

12 Eylül’de işkenceden geçirilen sol, 28 Şubat’ta askere karşı durabildi mi? MGK kararları alınınca ne tepki verildi? Bazı çevrelerde darbe, seçilmiş bir hükümetten neden daha ‘’kullanışlı’’ görüldü? 9 Mart 1971’de sol askeri darbe ile devrim olacağını mı düşündü? Sol, bugün askere ne kadar yakın, ne kadar uzak?   

Söyleşi için önce Birikim Yayınları’nda, daha sonra metin üzerinden geçmek için T24’te buluştuğumuz Ömer Laçiner, sorularımızı büyük bir açık sözlülükle yanıtladı. Kitabın ortasından konuşan Laçiner ile sohbetimizin yarın yayımlanacak bölümünde de konu, Türkiye’de muhafazakârlık olacak.

“Sol hareket, askerle kendisini aynı mahalleden görüyor” diyen Ömer Laçiner’le gerçekleştirdiğimiz söyleşinin ilk bölümü şöyle:    

- 28 Şubat sürecinde sol nasıl bir sınav verdi?

Tabii ki parlak bir sınav vermedi, ama asıl sınav vermesi gereken de o değildi. Başta 28 Şubat'ın hedef aldığı birinci hareket Refah Partisi (RP) olmak üzere kimsenin parlak bir sınav verdiği söylenemez. RP mesela bunu demokrasiye ve kendisinin meşru iktidar olma hakkına karşı kabul edilemez bir müdahale olarak görebilir ve böyle davranabilirdi. Nitekim 27 Nisan'da hükümet, ordunun daha ciddi tehditleri karşısında kabadayılık yapmaksızın direndi. “Tehditleri yok sayıyoruz” dediler ve kazandılar. 28 Şubat’ta da bu yapılabilirdi. Fakat o zamanın RP’si demokratik meşruiyetin özel dilini kullanmasını bilmiyordu, hatta bu dilden uzak duruyordu.

- Peki, Erbakan bunu diyememişken, Fethullah Gülen dönemin Genelkurmay 2. Başkanı Çevik Bir'e “İsterseniz okullarımın anahtarları burada” demişken solu tartışmak neden önemli?

Birincisi; güncel durum nedeniyle önemli. Bugün, Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hegemonik bir konumda ve kendisine rakip gözükenlerin ciddiye alınabilme imkânları yok. O partiler bir oy gücünü temsil ediyorlar; fakat iktidar alternatifi olarak, yani yeni bir düzen kurmak gibi bir iddiaları yok. İktidarı daha maharetli kullanmak gibi sınırlı bir iddiada bulunacak kadar bile güçlü, inandırıcı değiller.

AKP’ye karşı bir alternatif yaratabilmenin tek yolu gerçek bir sol harekettir. Ama bu sol, her şeyden önce niye sol olduğunun son derece bilincinde olmalı. Sol olmak, halka gidip “Halkımız eziliyor” gibi laflar etmek değildir. Solun iddiası tarihsel olarak, iktisadi paylaşımın bozukluğu meselesinin ötesinde; sıradan insanın yüceltilebileceği ve bu süreçte insanların birbiriyle eşitlenebileceğidir. Solun iddiası ve yeniliği buradadır.

Daha önce de yoksullardan yana olanlar vardı, dinin içinden de böyle akımlar vardı. Ama sol bununla yetinmez, şunu der:

“Sizin düzenleriniz o insanların potansiyellerini kullanmasına izin vermiyor. O insanlar, insani niteliklerini, yeteneklerini açığa çıkartabilme olanaklarını kısıtlayan düzenlere mahkûm edilegeldiler. Bize göre asıl olarak bu imkânlar yaratılmalıdır.”

Sol, bu iddiadadır.

- Birikim'de 2010’daki referandumun ertesinde sol hareket ile yollarınızı ayırdığınızı belirttiğiniz başyazı büyük tartışma yaratmıştı. Bugün 'Türkiye solu' derken kimi kast ediyorsunuz?

Bugün Türkiye'de benim bahsettiğim solu, hareket veya parti gibi bir formda temsil eden kimse yok. Birikim dergisinin var oluş gayesi de bu. Biz 1977'de bu dergiyi çıkarttığımız vakit de sol anlayışının yenilenmesinden söz ediyorduk. Siz ise ekonomik sömürü, işçilerinin haklarının gasp edilmesi gibi temalar üzerinde dönen klasik bir soldan bahsediyorsunuz. Bu mantıkla gelebileceğiniz yerin sınırına geldiniz. Sol gerçekte bu değil!

Sosyalist hareket, kendi var oluş nedenlerine yeniden dönmeli, bunlar üzerinde düşünmeli ve kendini yeniden tanımlamalıdır. Bütün bunları 1989'da yeniden çıkmaya başladığımızdaki başyazımızda da yazmıştık.

- 28 Şubat’ta ne yazmıştınız?

28 Şubat bahsinde de şunu söyledik: Demokrasi, onun ortalama bir formu olarak temsili demokrasi insanlık tarihinde bir aşamadır. En azından sıradan insana egemenlikte sınırlı da olsa bir pay tanır. Bu imkânı genişletmek ve daha elle tutulur bir hale getirebilmek, insanları kelimenin tam anlamıyla siyasetin öznesi haline getirmesini sağlamak gerek. Şimdilik bu imkân oy hakkıyla sınırlı da olsa, bunu hiçe sayan durumlara kesinlikle karşı çıkmak lazım.

- Peki, sol 28 Şubat’ta MGK kararları alınınca ne tepki verdi?

Sol, MGK kararlarının geneline karşıydı. Zaten kararlara tek tek bakıp, “Bunlar bizim benimseyebileceğimiz kararlar, ama şunlar değil” diye bakılabilecek bir durum yoktu. O yüzden başlangıçta açık bir tavır alma söz konusu değildi. 

 'Çıkar stratejisi darbeyi de sol için araç haline getirdi'

 - Ancak tam da 28 Şubat’ta soldan “Ne takunya ne postal!” sloganı çıktı.

 Evet, o geniş kesimin tavrı böyle özetlenebilir. Ama bunlar sadece bu konuda değil; tarihleri boyunca da olay ve sorunlara prensipler açısından değil, kendi siyasi çıkar ve fayda hesapları açısından tavır alagelmiştir.

Sol, siyasi çıkar ve güç elde etme stratejileri üzerine dönen, bütün düşünsel faaliyetini de buna yönelten bir sol olduğu için bütün o eleştirdiği partilerden farksız bir hareket haline geldi. Özgünlüğünü kaybetti. Böyle olunca darbe de herhangi bir siyasi araç haline geldi ve belli koşullarda desteklenebilir oldu.

- O dönemin solu için askerin post-modern darbe yapması, İslam tandanslı da olsa seçilmiş bir hükümetten daha mı faydalıydı?

Öyle gördüler ama bunu net bir şekilde söylemediler. “Biz o da değiliz, bu da değiliz” demeyi tercih ettiler. Ama bu bir görüş ifade etmek değildi. “Ne ederlerse etsinler, bu onların arasındaki meseledir' diyorlardı. Sorduğunuz vakit de “Ben RP'nin iktidar hakkını mı savunacağım!” diyordu.

Evet, savunacaksın! Çünkü prensibi olan insan, prensipten hareket eder. Ama Kürt siyasi partileri dâhil hiçbir siyasi parti böyle davranmadı. Hâlbuki “Ben RP ile ayrıca mücadele ederim, ama kalkıp da bunu RP'nin başkalarının kullanabildiği hakları kullanamadığı koşulda yapmam” diyebilselerdi fark yaratabilirlerdi.

'Sol dini, gelenekleri öğrenme zahmetine girmedi'

 - Siz o dönem herhangi bir girişimde bulundunuz mu?

Ben 28 Şubat'ın geleceğini gördüm ve Ağustos 1996’da ÖDP'ye “Bakın bu iş darbeye gidiyor” dedim. Onları belki ilgilendirir, belki harekete geçirebilir diye şunları anlattım:

“Vaktiyle solun cirit attığı varoşların 1990’lardan beri Refah Partisi tarafından zaptedildiği görüldü ve siz bir türlü buna inanamıyorsunuz. Bu hareketin üstüne geldikleri vakit, Refah Partisi saz gibi eğilecek. Ve onları, ‘nihayet bizim haysiyetimizi koruyacak olan insanlar’ diyerek seçen insanlarda büyük bir hayal kırıklığı yaratacaklar.”

“Çünkü son seçimlerde Tansu Çiller'in partisi dâhil bütün partilerin kampanyasının ana teması bunlardı. Tansu Çiller 'laik bacımız' halinde ortalıkta dolanıyordu, herkes dindar kesime karşıydı. Buna rağmen adamlar birinci parti olarak çıktı. Biz bunun öncesinde dindar insanlarla temas etmedik. Siz sol bir parti olarak bu adamların dilini bilmiyorsunuz, bu dili öğrenin. Vaktiyle, kitle çalışması için oraya nasıl gittiysek, yine oraya gidelim, ama bu sefer bu insanların kendi dünyası içinden konuşarak, düşünüş tarzlarını, dünyalarını ciddiye alarak, öğrenerek, örneğin ayet, hadis nedir bilerek anlatalım derdimizi.”

- Cevap ne oldu?

Sert konuşmak istemiyorum, yapmadılar. Sol hareket, bu insanların uğruna hapislere düştükleri, aşağılanmayı göze aldıkları bu dini, geleneklerini “nedir bunlar” diye öğrenme zahmetine bile girmedi.

- 28 Şubat döneminde ÖDP dışında, başka hangi sol partiler vardı?

EMEP vardı. Neo-faşist olmaktan yüksünmeyen İşçi Partisi de vardı. İP neredeyse bayram edecekti.

- 28 Şubat'ta Birikim dışında, askere karşı net tavır alan bir grup yok muydu?

Şimdi DSİP’li olan bazı Troçkistlerin hakkını teslim etmek lazım. Daha ilkeli bir tavır aldılar. Askeri tehdidin boy gösterdiği zamanlarda hep dürüst tavır aldılar.

 

‘Sol, askerle kendisini aynı mahalleden görüyor’

 

- Şunu anlamak zor; 12 Eylül darbe döneminde işkenceden geçen sol, 28 Şubat’ta neden askere karşı durmadı?

Bakın; çok yaygın ve sinmiş bir faktör olduğu için göremiyoruz, ama bu işlerin temelinde şu var: Sol hareket, orduyu ve güvencesini orduda bulan, güya “çağdaş” yaşam tarzlarının imtiyazlarını korumak isteyen topluluklarla kendisini aynı mahalleden sayıyor. 

- Nasıl?

“Tamam, bizi dövdüler, ailemizden birini öldürdüler ama biz aynı kavimdeniz” gibi bir şey.

- Sebep ne? Laiklik mi?

Evet, görünüşte öyle. Ama şekle indirgenmiş bir laiklik bu. Solda bir kesim, açıkça değilse bile zımnen, asker ve Kemalistleri memleketin doğal seçkinleri sayıyor. Ve onunla aynı mahallede oturduğunu veya oradan çıktığını varsayıyor. O nedenle (solu) birkaç kez katletmiş olsa da bunu “aile içi bir mesele” duygusuyla sineye çekebiliyor. Buna mukabil, örneğin dindarlardan gördüğü daha az vahim bir hareketi (Kanlı Pazar gibi), onlar “öteki mahalle/aileden” oldukları için asla affetmiyor. 

“Bizler bu ülkenin seçkinleriyiz” dediğin vakit muhafazakâr kesimdekilerin yetenekçe ve davranışça geri olduklarını söylüyorsun. Ağır küçümseme ve “bunlar taşralı, gerici, yobaz” yaklaşımı var. Bu tabirleri, kızdıkları için hakaret eder gibi kullanmıyorlar; normal konuşurken yapıyorlar. “Gerici” lafı sadece muhafazakâr kesimin siyasi görüşleri için değil, insanî vasıfları için de söyleniyor. Çünkü böyle görüyorlar ve bu insanların eşitlik talebine çok sinirleniyorlar.

'Dev-Genç 12 Mart'a destek bildirisi yayımladı'

- Başka bir darbe ve sol: 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünde Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk gibi askerin yanında yer alan Milli Demokratik Devrimciler, devrimi askerlerin mi yapacağına mı inandı?

Tabii inanıyorlardı devrim yapacaklarına. Eğer siz devrimden, “kararnamelerle şu tapuları iptal ettim, şu kurumları devlete bağladım”ı anlıyorsanız, gayet tabii buna inanırsınız. 12 Mart'ta “Bu darbenin en azından ilk uğraşacağı biz değiliz” deyip destek bildirisi yayınladı Dev-Genç. Çünkü tüm bunlara prensip ve değerlerden değil, araçsal bakıyorlar.

- Sol, bu devrim anlayışıyla mı demokrasiyi es geçti?

1- Demokrasiyi es geçtiler. 2- Alt sınıfların aslî ihtiyacını, insan yerine konmak arzusunu unuttular. Bu da “sayın” demekle olmaz. Karşınızdaki insanla, iki olgun insan gibi değil de, çocuğa konuşur gibi konuşursanız, o küçük görülme duygusu o insanlara o an nüfuz etmiş olur. Onları insan yerine koymuş olmanızın, eşitlenme amacınızın gerçek ölçütü elbette onlara hangi fiili imkânları sağlamış olduğunuzdur. Onlara besili kol işçileri olmanın ötesinde, bir ufuk sunamıyorsanız, bu makûs kaderden kurtulma umudunu güçlendirecek pratik imkânlar yaratamıyorsanız devrimden de bahsedemezsiniz.  

- Asker ile sol arasındaki bahsettiğiniz akrabalığın başlangıç noktası nereye koyuyorsunuz?

Eğer sola, 1920’lerden başlayan bir hareket olarak bakarsanız o zamanın komünist partisi TKP’yi de katmalısınız. Ama onlar, komünist olmaktan çok SBKP’nin (Sovyetler Birliği Komünist Partisi) aparatlarıydı ve Sovyet dış politikasına tabilerdi. SBKP, Türkiye’deki bir Kemalist iktidarın, kendi dış politikasına muhafazakâr bir iktidardan daha uygun olduğuna ilişkin bir strateji izlediği için onun güdümünde olan TKP de aynı çizgiyi Türkiye soluna içselleştirmiştir. Dolayısıyla, Atatürkçülük ve muhafazakârlık arasındaki her gerilim ve çatışmada Türkiye solu adeta refleksif olarak Atatürkçülüğün yanında saf tutagelmiştir.

1950’lerde dünya iki kampa bölündüğünde Türkiye’deki muhafazakârlar batıya, kapitalist-emperyalist bloğa entegre oldu. CHP de buna onay verdi, ama biraz mesafeliymiş gibi bir tavır aldı. Bu da muhafazakârlarla hiç ittifak aramayan solun CHP’ye yakın durmasını kolaylaştırdı. Ayrıca, 1950’lerde CHP’nin de daha geniş bir taban oluşturmak için solu tolere eden bir hali de vardı. CHP, solun Demokrat Parti’ye oy veren kesimlerini DP’den uzaklaştırabilmek için 1961 Anayasası’na toprak reformunu, işçi haklarını koydu. Çünkü sol bu konuları işleyerek, CHP’ye antipatik işçi ve yoksul köylülerin DP’den uzaklaşmasını sağlayabilirdi.

 'Yiyin birbirinizi' başlığı sünepe bir pragmatizmdi'

- Birgün gazetesinin 2008’de Ergenekon süreci için attığı “Yiyin birbirinizi” manşeti, bazılarının öne sürdüğü gibi bugüne yansıyan “cellâdını sevme” örneği mi?

Evet, aynen. Bu manşet, “Ne cami ne kışla”, “Ne postal ne takunya” gibi lafların devamıdır. Tüm bu ifadeler sünepe bir pragmatizmden başka bir şey değildir. Devrimcilikle, sosyalistlikle alakaları yok, ama maalesef sosyalizm belli bir dönemden itibaren dekadansa düştüğü için, o dekadansı içselleştirmiş bir sosyalizme de çok uyuyor.

- Bugün sol hareket, askere ne kadar yakın, ne kadar uzak? İkinci 28 Şubat yaşansa, tercih edilen yer yine tribün mü olur? 

Her şeyden önce bahsettiğimiz sol, Türkiye’de tavrı merak edilen, önemsenen bir hareket olma konumunu yitirdi, bitirdi. Siyaseten ancak bir zabıta vakası olabilirler. Solun vaktiyle büyük çaba ve fedakârlıklarla edindiği prestij tüketildi. O prestijin kırıntılarıyla idare edip gidiyorlar bugün. 

'Bizimle tartışacak derinlikleri yok'

- Son soru: Söyleşiyi okuyan sol kesim, söylediklerinize sizce ne eleştiri getirecek?

Sol kesimin bizimle gerçek bir tartışmaya gireceğini sanmıyorum. Kuytu köşelerde, aleyhimize konuşacaklardır elbette. Bizimle açıktan tartışamazlar. Çünkü o güçleri, entelektüel derinlikleri yok. Onun için bu söyleşiyi görmemiş gibi davranmayı tercih ederler herhalde.

Laçiner: Mümtaz'er Türköne eski bir faşist, Sezai Karakoç'un sözleri gerici

- Solun askeri aynı mahalleden görmesi 2010 referandumuna nasıl yansıdı? “Hayır” kampındaki sosyalistler neden “asker tarafında” sayıldı?

Bakın önemli durumlarda karar verirsiniz. Memlekette herkesin ne yapıyorlar diye birbirine baktığı zamanda vereceğiniz kararlar yüzde 100 doğru veya yüzde 100 yanlış değildir. Doğruluk, yanlışlık payı yüzde 49-50 gibi de görünebilir. Dolayısıyla karar vererek bir risk de alırsınız. Bu açıdan referandumda “evet” veya “hayır” diyen solcu sıfatlıların durumunu şöyle özetleyebiliriz: “Hayır” diyenler, bunu yapmakla ordunun, Ergenekoncuların, CHP’nin yanında gözükmenin riskini, AKP’nin yanında gözükmekten daha fazla tercih edilir saymışlardır. “Evet” diyenler de, aksine “Ordunun ve Ergenekoncuların yanında gözükmektense AKP’nin yanında gözükmeyi tercih ederiz” demiş olurlar.

Eğer Veli Küçük gibi bir adamın da içinde bulunduğu grupla aynı yerde gözükmek size bir şey demiyorsa, “Sen de AKP’nin yanında saf tuttun” diyerek kendini rahatlatabiliyorsan yolun açık olsun. AKP’nin temsil ettiği çizgiden gelen hareketler, “Kanlı Pazar’da bize kılıç çekmediler mi? İki arkadaşımızı öldürmediler mi” diyorlar. İyi de böyle bir kıyaslama yapıyorsanız “Onlar iki insanımızı öldürdü, tamam ama ordu ne kadar insanımızı öldürdü” diye niye sormuyorsunuz? Söylediğim aynı mahallelik hikâyesi tam da bu.

‘Sol, hâlâ AKP’ye öfke duyma halini eleştiri sanıyor’

- “Sosyalistlerin tutumu derken” başlıklı yazınızda da, referandumda “hayır” diyen solun tamamını şiddetle eleştirdiniz. Geçen süreçte, kurunun yanında yaşı da yaktık mı acaba dediniz mi?

Valla bilmiyorum. Ama insanlar, referanduma “hayır” derken bunu söylemekle yetinmedi ve bunu gerekçelendirdi. Biz de “yetmez, ama evet” diyenlerdendik. Bunlara karşı da ağır laflar ettiler. Şimdi farz edelim ki bütün bu “hayır” diyenler içinde bizim hakkını yediğimiz insanlar var. Peki, bu arkadaşlarımız neden bir sefer bile “Bu kadar ağır hakaret yazıları yazmayın” demedi?

O Birgün denen paçavrada Melih Pekdemir, Ümit Kıvanç normal bir eleştiri yaptığında “Sifonu çekmedik mi?” diye yazdı. Birileri de kalkıp buna “terbiyesiz” diyemedi ya da en azından “Ayıptır size, en nihayetinde normal bir eleştiri” diyemedi. Aynı şeyi düşünmüyorsun diye, bu söylenir mi? Kim hak eder böyle bir şeyi? Sırrı Süreyya Önder’in Murat Belge ile ilgili yazdıklarını da biliyoruz. Kaç paralık adamlar ki bunlar! Biz onlarla bu dilden konuşmadık. Zaten buna benzer bir tek hakaretimiz de yoktur. Bunların sicillerini biz biliyoruz, fakat biz siyasi bir konuşma yapıldığı vakit bunları gündeme getirmeyiz, bildiğimiz halde susarız, çünkü bunları anlatmak bizim seviyemizi düşürmemiz demek.

- Hakaret konusu tamam. Ama siyaset içinde kalırsak, “hayır”cılar çıksa ve “Evet, diyenler yanıldı. Desteği alan AKP aydınları da çiğneyerek yürüdü gitti. Sonunda haklı çıkan biz olduk” dese cevabınız ne olur?

Onlar hiçbir yerde haklı çıkamazlar, bunlar durmuş saatler gibiler. Şimdi adam diyor ki “AKP’nin bir otoriterliği var, gördünüz mü!” Kim bunun aksini söyledi? Kimse bu adamların ne sözleriyle, ne davranışlarıyla yola çıkıp “Bunlar saf demokratlardır” demedi. Biz, “muhafazakâr demokrat” dedik. Muhafazakâr demokrat dediğin, demokrasinin içeriği ile değil, şekli kısmıyla ilgilenen birisi demektir. Muhafazakâr demekle onların otoriterliğe kayacaklarını zaten söylemiş oluyoruz.

- Referandumun ardından şunları söylediniz: “Bu referandumun asıl mağlubu AKP’dir. Çünkü AKP bu referandumla birlikte bahanelerini kaybetmiştir. Bugüne kadar hep yargı engeli, ordu engeli vardı, herkes ‘Bak işte yapmak istiyorlar ama yapamıyorlar’ diyordu. Artık bitti, artık AKP daha önceki rahatlığına sahip olamayacak, herkes her taraftan sıkıştırmaya başlayacak.” Sizce, AKP bugün sıkıştırılıyor mu?

Sıkıştırılmıyor! Ama zaten sıkıştırıldığı için değil, “Bunu yapalım” diye söylemiştim onu. Oysa sol, hâlâ AKP’ye öfke duyma halini eleştiri sanıyor.

‘Bugün de devrime inanıyorum’

- Sıkıştırıldığını varsayalım, bu nasıl olur, hangi medya aracılığıyla olabilir?

Bunların hepsi yaratılır, çünkü bunlar araçlardır. Siz yeter ki yapmaya karar verin. İnsan olduğu vakit her şey var demektir. 1960’larda bizim ne gazetemiz vardı, ne başka bir şeyimiz. Duvarlara yazı yazıyorduk. Her şey de onların elindeydi. Türkiye’nin 40 bin camisinde aleyhimize vaaz veriyorlardı. Ama biz o halimizle üç sene içinde Türkiye’deki en azından entelektüel moral hegemonyayı büyük ölçüde sağladık.

Gene olur. Onların elinde istediği kadar basın olsun! O zamanlar, örneğin Çetin Altan’ın bir köşe yazısı Akşam gazetesinde, 20 gazetenin yaptığından daha fazla etki yaratabiliyordu. Sizin yürüyecek safınız olsun, gösterecek hareketiniz olsun, o mecrasını bulur. Biz kaliteyle kazanırız sadece.

- Siz bugün hâlâ devrime inanıyor musunuz?

İnanıyorum tabii, çünkü insanlıkta devrimler var. Bunlar insanlık tarihinde her gün olan şeyler değil, ama yaşanan tarihler boşuna yaşanmıyor. İnsan hafızası diye bir şey var. Zekâmız, aklımız, vicdanımız, değerlerimiz var.

'Sol sadece yoksullardan yana olmak değildir'

- “Murat Belge - Bir Hayat…” kitabında Belge, sizinle tanışmadan defterinizle tanıştığını söylüyor ve yazdıklarınızı şu cümlelerle aktarıyor: “O notlarda orta sınıfların, mühendis, doktor, avukat gibi eğitimli orta sınıfların devrimde asıl önemli işleri yapabilecek adamlar olduğunu yazıyor ve onların seferber edilmesini ön plana çıkaran bir devrimci mücadele tarzı ileri sürüyordu.” Sizce, bugün devrimin öncü aktörleri kim?

Meslek söylemekten ziyade eğitimli, yani insani niteliklerini geliştirerek hayatta bir şey olmuş insanları kastediyordum. Çünkü bu insanlar, zengin kızı/oğlu oldukları için değil, kendi yeteneklerini geliştirdikleri için oradadırlar. Bu insanlar, yeteneklerini kullanabilmiş insanlardır.

Benim o yazılarda anlatmak istediğim şey, bu edinimlerin herkesi, özellikle de “en alttakiler”i de kapsayacak hale gelmesidir. Sosyalist devrimin “özü” budur ve ancak bu olmalıdır. Sözünü ettiğim kesimler, bu amaçla davranma bilincine sahip olabilirlerse eşik aşılacaktır. Onlar bilgi edinme ve üretmenin yol ve imkânlarını genelleştirmek için harekete geçtiklerinde, paylaşma, dayanışma gibi salt insani değerlerin içselleştirileceği bir süreç de başlatılmış olacaktır. 

- Müslüman sol bir ihtimal mi?

Eğer sol derken, mümkün olan her fırsatta mağdur kesimlerin lehine düzenlemelerden yana olmayı kast ediyorsak, evet böyle bir şey var. Türkiye’de şimdiye kadar güdüktü, ama Müslümanlığın da bütün dinî hareketlerin de zaten böyle bir damarı vardır. Ama şu önemli: Sol yoksullardan yana olmak değildir sadece. Yukarda da işaret ettiğim gibi, insan kavrayışı ile insani özellik ve değerlerin genelleştirilmesi ve başatlaştırılmasıdır.

‘İslamcı aydınların hepsi bugün AKP’ye malzeme temin ediyor’

- Müslüman kesimde böyle bir potansiyel görüyor musunuz?

Mesela 1 Mayıs’a geldiler. Hoş geldiler, sefa geldiler. Bu toplumun ezilen, yoksul insanlarının yanında saf tutmak prensip olarak iyi bir şeydir, ama burada kalınamaz. Yoksulları, en alttakileri yardıma muhtaç insanlar, kendimizi de onlara yardım eden ağabeyler, ablalar gibi görmemeliyiz.

- Birikim’in Nisan sayısındaki şu sözler sizin: “İslami kimliğin, onun ‘özü’nün en temel unsurlarından birinin – Sünnî İslam kimliğinde özellikle- ‘ulu’l- emr’e itaat’ olması; günümüz ‘İslamcı aydınları’nın –TC devletini ‘yeniden inşa etme’ye koyulan- AKP iktidarı karşısındaki suskun, uysal tavrını yeterince açıklar, gerekçelendirir.” Bu sebep bazı İslamcı aydınların “uysal tavrını” açıklamak için gerçekten yeterli mi?

Açıklıyor tabii. İnsanlar tek tek alınmasınlar, ama eskiden tartışmalara katılan ve AKP’nin politikalarına ya da İslami hareketin durumuna biraz daha eleştirel gözle bakanların pek çoğu bugün AKP’nin kurduğu think tank kuruluşlarında görevliler. Bunların hepsi şimdi AKP’nin politikalarına malzeme temin ediyorlar.

Dolayısıyla da artık kamu sahasında AKP’nin eleştirisi, uyarılması gibi fonksiyonları yerine getirmiyorlar. AKP kontrolünde olan medyada köşe yazısı yazan insanlar var. Gazetelere bakınca, AKP’ye eleştirel davranmamak için nasıl kendilerini sıktıklarını, AKP’nin savunması dışında fazla bir şey yapmadıklarını görüyorsunuz.

‘Mümtaz’er Türköne eski bir faşisttir; insan intikam almaz’

- Şu sözler Zaman gazetesi yazarı Ali Bulaç’a ait: “Biz AKP’yi eleştiririz, ama ona zarar gelse yine en çok biz savunuruz, bunu kendimize görev telakki ederiz.” Eleştiriniz mesela Ali Bulaç’ın bu sözlerinde mi somutlanıyor?

AKP’nin zarar görmemesi gibi bir öncelik var o sözlerde. “Oy kaybı, itibar kaybı olacaksa ben sesimi keserim” diyorsun. Bu da eleştirmiyorsun demektir. 

- Öyleyse İslamcı aydınlar neden korkuyor? AKP’nin düşmesinden mi?

Hayır, çünkü güç bugün AKP’de. Korkuyorlarsa bile yersiz korkuyorlar. AKP ile birlikte Türkiye’nin otantik burjuvazisi diğerleriyle arasındaki tarihsel farkını giderdi. Ekonominin ve sosyal hayatın çok ciddi mekanizmaları onların ellerinde ve onlar işletiyorlar. Niye korksunlar ki! Zemin onların artık.

- Mümtaz'er Türköne, belki de tam bu duyguyla 28 Şubat’a dair “Benim intikam duygularım var” dedi. Yıllarca dışlanmaya, suçlanmaya karşı intikam bir yol mu?

Türköne eski bir faşisttir. İntikam ne olursa olsun hayvanca bir duygudur. Gerekçesi ne olursa olsun, insan intikam almaz. Bu duygu geldiğinde, insan kendi insanlığını hatırlayarak direnmeli ve kesinlikle bastırılmalıdır.

Kenan Evren benim arkadaşlarımı astı, işkencede öldürdü ve hesap vermesini istiyorum. Ama ben bunu intikam istediğim için söylemiyorum ve “12 Eylül’de biz nasıl mağdur olduk” demeyi de yanlış buluyorum. Çünkü bize karşı özel bir şey yapıldığı için değil, bu askerler darbe yaparak topluma hakaret ettiği için hesap vermelerini istiyorum. Bundan sonraki kuşaklar, bundan ibret alsınlar ve en azından “gerektiğinde askeri darbe de olur” fikrinin bu toplumun zihniyet dünyasından olabildiğince uzaklaşmasını istiyorum.

- AKP yanında konumlanmayan İslamcı aydınlardan Yüce Diriliş Partisi Başkanı, şair Sezai Karakoç ise şu sözleri söyledi: “Üzümü zehir, içki yaptırmama hakkımız vardır.” Karakoç’un sözlerini siz nasıl yorumlarsınız?

Gerici! Nasıl yaptırtmama hakkı varmış! O hak nereden geliyor? Ben sana zehir mi içiriyorum?

- İddia edilen, “Allah’ın nimetini alkole çevirmek.”

Ben üzümden zehir yapmıyorum ki... O zaman hiçbir şeye dokunma! Git topraktan ye! Ayrıca, sen pişirmiyor musun? Allah sana onları ocakta mı gönderiyor!

- Şu aklınıza takılan bir soru mu: Kızıldere’de Mahir Çayan'lar ölürken, örneğin Abdullah Gül Londra’da yabancı dil eğitimi alıyordu, İslami kesim yurtlar açıyordu. Muhafazakâr kesim emin adımlarla ilerlerken solcular enerjilerini yanlış yerlerde mi harcadı? 

Bir kere aramızda çok ciddi bir fark var. Onlar bu memleketin yerleşik birtakım kurumlarına dayanıyorlar. Camiden hareket ediyor olmak, bu toplumun gelenek göreneklerinden hareket ediyor olmak size her zaman beslenen bir kanal sağlıyor. Sol olarak sizin iddianız ise bütün bu sosyal temeli değiştirmek, dönüştürmek. Gerçi bir süre sonra zaten solun büyük kısmı bu dönüştürme işinden fiilen vazgeçti ve ona uymaya çalıştı; ama bizim için ana ayrım burada.

T24 sitesi
Tuesday, May 08, 2012


  HyperLink

Add your comment:
 
Nav:
 
E-mail:
   
   
Peyam:
   
   

Rapor - Röportaj

Karikatür

Yazarlar