Siyasi ve Kültürel İnternet Gazetesi
 Kürtçe     |   Türkçe

     
Ara
DENG Yayınları Aras Center’da

Basından

Kemal Burkay: Kimlik sorunu

Ben neyim? Biz neyiz?.. Sevgili okurlar, hiç bu soruları kendinize sormak gereğini duydunuz mu?

 

Gerek birey, gerekse bir grubun mensubu olarak zaman zaman bu tür sorular gündemimize gelir ve onlara cevap vermek gereğini duyarız. Ben de bu yazımda bunu yapacağım.

 

Kanımca her birimiz öncelikle dünyalıyız ve insanız. Dünyanın neresinde doğarsak doğalım; tenimizin rengi, kafamızın biçimi ne olursa olsun; hangi dili konuşursak konuşalım; zengin ya da yoksul olalım; iyi bir eğitim görmüş ya da görmemiş olalım... Bizim temel kimliğimiz bu: Dünyalı ve insan olmak. Bu nedenle bir süre önce yazdığım bir yazıda “Bir Dünyalıyım” demiştim...

 

Temel kimliğimiz bu olsa da başka birçok kimliğimiz var. Öncelikle bir ailenin içinde doğarız; bu da bize bir kimlik verir. Eski zamanlarda bugünkü modern, çekirdek aile yoktu; bir klan içinde doğardık ve onun mensubu olmakla anılırdık. Söz konusu klan ve tribü (aşiret) biçimindeki sosyal yapının kalıntıları kimi toplumlarda, örneğin biz Kürtlerde, çok değişerek de olsa, günümüze kadar süregelmiştir.

 

Kürdistan’da, özellikle son yüzyıl içinde bir hayli gelişen kentleşmeye rağmen, hâlâ ülkemizin birçok yerinde insanlarımız aşiretleriyle anılırlar; yani aşiret kendi mensubuna bir tür kimlik verir. Hatta pek çok kişi, örneğin Güney ve Doğu Kürdistan’da, aşiret adını bir soyadı gibi kullanır.

 

Doğum yerimiz de kimliklerimizden biridir. Bir köyde, kasabada ya da kentte doğmuşuzdur. Kendimizi tanıtmak için sırasında bunu da kullanırız: Nereliyiz?..

 

Doğduğu yeri bir soyadı gibi kullananlar da çoktur...

 

Doğduğumuz, çocukluğumuzu, ilk gençliğimizi geçirdiğimiz yer aynı zamanda kişiliğimizin, duygu ve düşüncelerimizin şekillenmesinde küçümsenmeyecek bir etki yapmıştır. Orası bazen “baba evi” dir, bazen daha geniş anlamda “yurt”tur. Zamanla çevre de değiştirsek, dünyanın dörtbir yanına da gitsek,  baba ocağı ve yurt özlemi çeker bizi...

 

Ama “yurt”, “memleket” ya da “vatan” geniş anlamıyla başka pek çoklarıyla, yüzbinler ve milyonlarla paylaştığımız bir coğrafyadır.

 

Bu dünyada yüzlerce halk ve onların yurdu anlamında yüzlerce ülke vardır. Kimisi geniştir, kalabalıktır, Çin gibi; üzerinde 1,5 milyar insan yaşar. Kimisi küçüktür ve yalnızca yüzbinleri barındırır: İzlanda adası gibi...

 

Bizim ülkemiz Kürdistan’dır.

 

Bize Kürt ve Kürdistanlı denmesinin nedeni anadilimizin Kürtçe olması ve bu ortak dili konuşanların yüzyıllardan, hatta binyıllardan beri bu topraklar üzerinde yaşamasıdır.

Bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar, dilleri ve kültürleriyle, tarihleriyle, gelenekleriyle, onları birbirine yaklaştıran nice bağla kendilerine özgü bir halk oluştururlar. Bu Kürt halkıdır. Biz bu halkın mensubuyuz.

 

Kürt olmak milyonlarca Kürdün ortak kimliği.

 

Kürt halkının binlerce yıldan beri üzerinde yaşadığı bu coğrafya tarihi Mezopotamya’nın kuzeyini, İran’ın batısını ve Anadolu’nun doğusunu kapsıyor. Ama ülkemizi, bazılarının yaptığı gibi ne sadece “Mezopotamya”, ne “İran”, ne de “Anadolu” olarak adlandırabiliriz. Bu yanlış bir adlandırma olur ve ülkemizi bölen, adımızı ve ülkemizin adını yasaklayan baskıcı devletlerin istediklerini yapmak olur.

 

Bu nedenle Kürdistan’ı “Doğu Anadolu” veya “Güneydoğu Anadolu”, “Kuzey Irak” gibi adlandırmak yanlış ve çoğu zaman kasıtlı olduğu gibi, “Mezopotamya” deyip geçmek de aynı biçimde, ülkemizi yok sayanlara ve adını unutturmak isteyenlere hizmet eder.

Kürtler, kendilerine özgü yurtları, dilleri, kültürleri, tarihleri ve öteki ortak sosyo-ekonomik bağlarıyla, yalnızca farklı bir halk değil, aynı zamanda bölgedeki Türk, Arap, Fars ve benzeri uluslardan farklı bir ulusturlar.

 

Öte yandan, Kürdistan coğrafyasında, yani anayurtta, ortak kimliği oluşturan ve bizi başka halklardan ve uluslardan ayıran söz konusu özelliklerin yanı sıra, insanlar ve gruplar arasında onlara özgü öteki kimlikleri oluşturan farklar da vardır. Bunların bazısına yukarda değindim: Aileden, aşiretten, doğduğumuz köy veya kentten gelen kimlikler... Bunların yanı sıra farklı din ve inançlara mensup olmak gibi. Farklı diller ve lehçeler konuşmak gibi...

 

Hiçbir ülkenin halkı, hiçbir ulus, inanç bakımından türdeş değildir. Ülkeden ülkeye fark etse de çoğu zaman birden çok inanç bir arada vardır. Örneğin bizim ülkemizde ve bizzat Kürtler arasında Müslüman, Hıristiyan, Yezidi gibi farklı inançlar vardır. Alevilik kimine göre Müslüman inancının farklı bir mezhebi, kimine göre tümüyle ayrı bir dindir. Bunlar da insanlara bir dinsel kimlik verir: Müslüman, Hıristiyan, Yezidi, Alevi gibi... Hiçbir dini inancı olmayan ateistleri de unutmamalı tabi.

 

Eğer ülkede demokratik ve çağdaş bir sistem geçerliyse, birbirinin varlığına saygı gösterme anlayışı, yani tolerans varsa, bu farklı din ve mezheplerden insanlar, bir arada barış içinde özgürce yaşayabilirler. Bu anlayış ya da tolerans yoksa çatışma başlar. Dolayısıyla, gerekli olan söz konusu farklı inançlara dayalı farklı kimlikleri yok saymak, insanları türdeş yapmaya çalışmak değil, onların varlığına, haklarına saygı gösterecek, birarada yaşamasına olanak verecek bir toplumsal anlayışı, çağdaş bir hukuk sistemini var etmektir.

 

Aynı şey dil planında da geçerlidir. Kürdistan’da, Kürtçeden farklı diller konuşanlar da vardır ve biz, sayıları Kürtlere göre az da olsa bu etnik grupları yok saymıyoruz. Kürdistan aynı zamanda onların da yurdudur. Kürtler bugün ülkelerine –Güney parçası hariç- egemen değiller; ama egemen oldukları zaman da ülkelerinde var olan etnik grupların varlığını, Türkiye’nin şoven ve ırkçı egemen çevrelerinin yaptığı gibi yok saymamalı, varlıklarına ve haklarına saygı göstermeliler. Ülkemizde demokrasi ve barış ancak böyle sağlanabilir. Türkiye’de eğer bugün demokrasi ve barış yoksa bu anlayış ve böylesi demokratik bir düzen olmadığı, Türk rejimi farklılıkları tanımadığı ve toplumu zorla, baskıyla türdeş yapmak istediği içindir.

 

Şurası sevindirici ki Güney Kürdistan halkımız Türkiye’nin Kemalist rejiminin düştüğü büyük yanlışa düşmedi ve Federal Kürdistan’daki farklı etnik grupların varlığına saygı göstermekte, tüm temel haklarını tanımakta.


Nisbeten geniş bir coğrafyanın ve binlerce yıla dayalı bir tarihin, asıl olarak da yüzyıllar süren yabancı işgalinin, ülkenin bölünmesinin bir sonucu olarak Kürt dilinde birkaç lehçe oluşmuştur: Kurmanci, Zazaki, Sorani, Gorani gibi... Aslında farklı lehçe ve şivelerin ortaya çıkışı salt Kürt diline özgü değil; aynı şey başka birçok dilde de görülebiliyor. Ama ülkenin yüzyıllar süren bölünmesinin yanı sıra, dil ve kültürün yasaklanması ve bunun hâlâ sürüp gitmesi de bu farkların ortaya çıkmasında ve büyümesinde etkili olmuştur.

Bu sorunu nasıl çözebiliriz veya nasıl çözmeliyiz? Kanımca bu konuda da, aynen farklı din ve inançlar konusunda olduğu gibi, tümüyle demokratik yöntemleri kullanarak. Yani dil birliğini sağlama adına türdeşlik peşinde koşarak çekişme ve çatışmaya yol açılacağına, her lehçeye kendini özgürce ifade etme olanağı tanıyarak. Bir başka deyişle, her lehçe basın yayın, eğitim dahil, toplumsal hayatın her alanında özgür olmalı ve dilin birliği de doğal sürece bırakılmalı.


Toplumda yukarda saydıklarımızın yanı sıra, bir dizi başka kimliğimiz vardır. Mesleğimiz bunlardan biridir. Sevdiğimiz işler, uğraşlar, örneğin siyaset ve sanat da bunlar arasındadır. Bir başkası cinsel kimliğimiz, yani erkek ve kadın olarak farklılaşan kimliktir.. Bir diğeri sınıf kimliğimiz ve bundan kaynaklanan dünya görüşümüz, siyasal eğilimimizdir.

 

Alt kimlik-üst kimlik
Geçen yazımda çeşitli kimliklerimizden söz etmiştim.

Kimliklerimizle ilgili olarak “alt kimlik, üst kimlik” biçiminde bir ayrımdan söz edildiğini de sık sık duyarız. Kanımca bu kapsam alanı ile ilgilidir. Örneğin doğum yerimizle, köyümüz ve kentimizle ilgili yöresel kimlik, “ülke”ye göre bir alt kimliktir. Biz Vanlı, Dersimli, Diyarbakırlı, Kamışlılı, Süleymaniyeli veya Senandajlıyız... Ama tüm bu yöreler tarihsel yurdumuzun, Kürdistan’ın birer parçasıdır. Bu geniş ülkede yaşayan Kürtler Müslüman, Yezidi, Hıristiyan; Sünni, Alevi, Kakayi, Feyli olarak irili ufaklı çeşitli din ve mezheplere mensupturlar. Ama üst kimlik Kürt kimliğidir. Kürtçe dil olarak bizi öteki dilleri konuşan uluslardan ayırır. Lehçe olarak Kurmanci, Sorani, Zazaki, Gorani konuşuruz; ama bunlar Kürtçenin birer bölümüdür. Bir bakıma lehçe bir alt kimlik oluşturur.


Öte yandan Türk egemen çevreleri veya onların ideolojik plandaki sözcüleri son zamanlarda bu “alt kimlik-üst kimlik” kavramlarını keyiflerince yorumlayarak, Kürt ulusal kimliğini yok saymanın, Kürtleri Türk alt kimliği kapsamında göstermenin aracı yapmaktalar. Onlara göre Türk kimliği üst kimlik, Kürt kimliği ise alt kimliktir.

Bu tam bir çarpıtmadır. Kürtler ne Türk halkının bir parçasıdır, ne de Türk ulusunun. Arap veya Fars halklarının da bir parçası olmadıkları gibi. Türk kimliği de aynen Kürt kimliği gibi etnik bir kimliktir ve başlıca ayırıcı özelliği de dil farkıdır. Kürtçe Türkçeden, Farçadan ve Arapçadan ayrı bir dildir. Kürtler, adına Kürdistan denen bu ülkede binlerce yıldan beri yaşıyorlar.


Kürt kimliğini Türk ulusal birliği içinde bir alt kimliğe indirmeye çalışanların amaçları bizce bellidir: Bu çevreler yıllar yılı Kürtleri, Kürt dilini ve tarihini yok saydılar, dil ve tarihe ilişkin birtakım zırvalarla Kürtleri belli Türk boylarına bağlamaya çalıştılar. Bu çabalar para etmedi ve Kürt halkının özgürlük mücadelesi karşısında sonunda çöktü. Öyle olunca Kürtlerin varlığını itiraf etmek zorunda kaldılar; ama bu kez de Kürtlerin farklı bir ulus oluşunu kabule yanaşmıyorlar, Kürtlerin ülkesinin adını, Kürdistan’ı bile dillerine almak istemiyorlar. Çünkü Kürtlere, her halkın ve ulusun sahip olduğu eşit ve temel hak ve özgürlükleri tanımak istemiyorlar.

Her iki halk bir arada yaşayacaksa, bunun yolu, bu tür kimlik yorumu cambazlıklarına başvurarak bir halkı ya da ulusu diğerinin altında bir statüye yerleştirmek değil, eşitlik ilkelerine uygun bir çözüm bulmaktır. Bu da federatif çözümdür.

Zazacaya ve Zazalara ilişkin spekülasyonlar
Son yıllarda Zazacayı ayrı bir dil ve Zazaca konuşanları da ayrı bir halk, ya da ulus sayan görüşler ortaya çıktı. Bu ne ölçüde gerçeği yansıtıyor?

Bu konu son yıllarda zaman zaman tartışma gündemine geliyor. Son olarak yazar Munzur Çem’in, Zazaca’nın Kürtçenin bir lehçesi ve Zazaların da Kürt ulusunun bir parçası olduğunu bilimsel ve tarihi kanıtlarıyla ortaya koyan bir yazısı medyada ve bu arada Dengê Kurdistan’da  yer aldı. Tazelenen bu tartışma nedeniyle ben de bu konuda, kısa da olsa bazı şeyler söyleme gereğini duydum.

Malum, diller de uluslar da uzun tarihi dönemler içinde, belli somut koşulların ürünü olarak ortaya çıktılar. Dünyamızda yüzlerce dil ve ulus var. Diller binyıllar ve yüzyıllar içindeki ayrışmalarla farklılaştılar ve ortaya aynı kökenden gelen birçok bağımsız dil çıktı. Örneğin Hindi-Avrupayi dil ailesi kendi içinde Latin, Cermen, Slav ve İran grupları olarak başlıca dört gruba ayrılır ve bu grupların her biri de birçok dili kapsar. Örneğin Slavca Rusça, Sırpça, Bulgarca, Polonca ve Çekçeyi; İran grubu Farsça, Kürtçe, Belucice, Paştuca ve Tacikçeyi kapsıyor. Türkçe de Ural-Altay dilleri grubundan geliyor; köken olarak Özbekçe, Kırgızca gibi dillerle akraba; ama onlar Türkçeden ayrı ve kendi başına diller.

Zazaca Kürdistan’ın kuzeybatı yörelerinde konuşuluyor (Dersim ve Bingöl yöresinde Muş, Elazığ ve Diyarbakır’ın bazı ilçelerinde). Nüfus olarak belki bir milyon kişi... Bu nüfusun Dersim bölgesindeki kesimi Alevi, diğerleri ise Sünnidir.

Dersim yöresinde Zazaca konuşan kesimin kendi lehçesine verdiği isim bile “Kırmancki”dir ve Kürtçenin en yaygın lehçesi olan “Kurmanci”nin farklı bir lehçeye uyum sağlamış adı gibidir. Kanımca her ikisi de “Kürtçe” anlamındadır ve “Kurd” adından türemiş oldukları bellidir. Dersim’in güney kesiminde (Mazgirt-Pertek) Kurmanci konuşulur, kuzeye düşen kesiminde konuşulan Zazacaya ise bizim yörede “Dımıli” denir.


Zazaca konuşan bu kesim kendisini geçmişten beri hep Kürt saydı, Zazacayı ise Kürtçenin bir parçası. Diğer Kürtler, tarihçiler, yabancılar ve bazı istisnaların dışında gezginler de. Peki nasıl oldu da şimdi bazıları bu tür tezlerle ortaya çıktılar?

Kanımca bu tezler gerçeğe dayanmıyor; ama onları ortaya çıkaran yerel etkenler var. Aynı zamanda bu tür tezleri bilerek üreten, besleyen, yayan dış etkenler var.

Toplumun ekonomik ve sosyal alanda gereği gibi gelişmediği, modernleşemediği koşullarda ulusal ve sınıfsal bilinç zayıf kalırken, aşiretçi, mezhepçi, yöreci eğilimler güçlü olur. Söz konusu bölge tam da bu özellikleri taşıyor. Bu nedenledir ki gerek Dersim yöresinde, gerek Bingöl’de ve Muş’ta aşiretler hâlâ canlıdır. Dersim yöresinin ayrıca Alevi oluşu, onun ulusal harekette Kürdistan’ın geriye kalan ve çoğunluğu Sünni olan bölümleriyle kaynaşmasını zorlaştıran bir etkendir. Mezhepçi kimlik birçok durumda ulusal ve sınıfsal kimliğin önüne çıkabiliyor.

Gerçi 1960’lı ve 1970’li yıllarda genel olarak Alevi Kürtlerin yoğun yaşadığı diğer yörelerde olduğu gibi Dersim yöresinde de Sol hareket gelişti, kitleleri etkiledi. Ama bu dalganın dayandığı güçlü bir işçi tabanı yoktu. Bu nedenle de bölgedeki aşiret ve mezhep yapısına adeta bir sol gömlek oldu; hızla bölündü ve iç çekişmelere sürüklendi. 1990’lı yıllarda sosyalist sistemin çökmesinin ardından ise bölgedeki bu sosyalizm modası söndü; o dönemin “devrimcileri”nin birçoğu yeniden mezhepçi ve yöreci görüşlere sarılır oldular; Alevi derneklerine yöneldiler, kimisi Zazacılığa sarıldı, kimisi yöreciliğe... Bu Dersim yöresinde,  bir “Dersimcilik” kimliği arayışına da yol açtı. Argümanlardan biri farklı inanç, yani Alevilikti. Bu arada yerel lehçeyi, yani Zazacayı da farklı bir dil konumuna çıkarmak için tezler geleştirildi...

Ama bu tür eğilimleri kışkırtan dış etkenlerin rolünü de unutmamalı. Türk devleti mezhep farkını daha Osmanlı döneminden beri kullanıp Kürt birliğini engellemeye çalışmıştı. Cumhuriyet döneminde bu siyaset çok daha planlı şekilde yürütüldü. “Biz Aleviyiz, Kürt değiliz, Horasan’dan gelmişiz, asıl Türk biziz...” tarzındaki uyduruk tezler, Dersim kırımının ardından yoğun şekilde piyasaya sürüldü. Bu işte bizzat Alevi Kürt halkının arasından devşirilen işbirlikçiler kullanıldı. Türk devleti 12 Eylül döneminde Türk-İslam Sentezini devrimci harekete ve aynı zamanda Kürt ulusal hareketine karşı tam gazla devreye koyarken, Aleviler içinde de sistemli bir çalışma yürüttü. Zazacayı ayrı bir dil, Zazaları ayrı bir ulus saymak da devletin Kürt ulusal hareketini bölme, zayıf düşürme planlarına tümüyle uygun düşüyordu.

Böylesine dumanlı bir ortamda, devletin sistemli çabalarıyla ulusal ve sınıfsal bilinçten yoksun, yöreciliğin, mezhepçiliğin dar çerçevesini aşamayan kesimlerin ortak bir noktada buluşması şaşırtıcı değil. Halkın özgürleşmesini isteyen, çağdaş değerleri önde tutan devrimci ve demokrat insanlar için ise yapılacak şey, söz konusu değerlere kararlıca sahip çıkmaktır.

Burada temel ölçü, bir yandan toplumda var olan farklılıklara, farklı kimliklere demokratik ve eşitlikçi yaklaşım, diğer yandan toplumun özgürleşmesi için ortak gücü seferber etmek, bölünüp ufalanmayı engellemektir.

Farkları yok saymak kadar, onların içine hapsolmak da çözüm değil. Unutmamalı ki din ve mezhep bir ülkede alt kimliktir. İnsanlar inançlarının gereğini, başkasına zarar vermeden özgürce yerine getirebilmeli, dillerini özgürce kullanmalı ve buna lehçelerin özgürce kullanılması ve gelişmesi de dahildir.


Yanlış olan bu kimlikleri karşı karşıya koymak ve birini savunma, yüceltme adına ötekini yok saymak ya da tehdit gibi görmektir.

Kadın sorunu ve sosyalizm

Önceki iki yazımda “Ben neyim? Biz neyiz?” sorularını sormuş ve bunun karşılığı birey ve grup olarak bir dizi kimliğimizi sıralamış, alt kimlik-üst kimlik kavramları ve Zazaca ile ilgili bazı spekülasyonlar üzerinde durmuştum.

 

Kimliklerimizin önemi, ya da önem sırası bir yönüyle bizim bakış açımıza bağlıdır. Kişi ya da grup olarak bazı kimliklerimizi öne çıkarabiliriz veya onları daha çok önemseyebiliriz. Öte yandan bu önem, aynı zamanda onların işlevine, hayatımızda oynadığı role bağlıdır.

 

Örneğin klan ya da aşiret geçmişte, özellikle de henüz bugünkü modern, küçük, çekirdek ailenin, sınıfların ve devletin olmadığı komünal dönemde grupsal kimlik olarak insan yaşamında çok büyük bir etkiye sahipti. İnsan ancak klan içinde var olabilir, yaşamını sürdürebilirdi. Klan olarak avlanılır, barınma ve avlanma yerleri öteki klan ve aşiretlere karşı savunulurdu. Bu nedenledir ki hem uzak geçmişte, hem de büyük kentlerin, çağdaş sınıfların oluşmadığı, kırsal yaşamın ve geleneksel üretim biçimlerinin ağır bastığı dönemlerde aşiret, işlevi olan bir toplumsal organizasyon olarak önemini korumuştur. Ama günümüzde o eski işlevi yoktur ve o denli güçlü aşiret dayanışmasına gerek kalmamıştır. Modern toplum aşireti çözüp dağıtıyor.

 

Herhangi bir kimliğimizin yok sayılması, red edilmesi ya da yasaklanması özgürlüğümüze bir müdahaledir. Örneğin bir yazarın özgürce yazamaması, bir düşünce adamının görüşlerinin yasaklanması, bir sanat adamının sanatını serbestçe yapmasının engellenmesi kimliğe ağır bir saldırıdır. Bunun gibi bir inanç grubunun inaçlarının gereğini serbestçe yapmaktan alıkonulması, dilin ve kültürün yasaklanması kimliğe ağır saldırıdır ve bunlar ciddi toplumsal çatışmalara yol açar.

 

Demokratik toplumlar söz konusu farklı kimliklere bir hayat alanı tanıyarak, kişilerin ve farklı kimliklerden grupların bir arada özgürce barış içinde yaşamasını sağlarlar. Böyle bir ortamda farklı kimlikler bir soruna dönüşmez. Nerede gereksiz yasaklar, baskı ve engeller varsa, nerede özgürlük yoksa orada sorunlar yaşanır.

 

Cinsel kimlik ve kadın sorunu

 

Günümüzde kadın sorunu da, kadınlara yönelik baskı ve eşitsizliğin ürünüdür. Kadına yönelik söz konusu baskı ve eşitsizlik yüzyıllar içinde ortaya çıktı ve modern zamanlarda değişen koşullar ve gelişen kadın mücadelesi sonucu onlara tanınan pek çok hakka rağmen tümden ortadan kalkmış değil.

 

Aslında kadın ve erkek kimliği doğanın yarattığı bir durumdur ve doğaldır. Diğer canlılarda olduğu gibi, insanların nesillerini sürdürebilmesi için gereklidir bu. Ayrıca bu iki cins arasındaki ilişki, sevgi ve arkadaşlığın en önemli kaynağıdır. Ne var ki insanlar, başka konularda olduğu gibi bunda da zamanla, sosyal hayatta geliştirdikleri garip ilişkilerle, kadın-erkek arasındaki dengeyi kadının aleyhine bozdular. Kadın toplumsal yaşamda baskı ve sömürünün türlü biçimleriyle yüz yüze kaldı. Bu bozulma erkeklerin yararına görünse de gerçekte insan soyunu önemli bir çelişki ve çatışma ile, önemli bir sorunla yüz yüze bıraktı ve onlara bir bütün olarak mutsuzluk getirdi. Çözümü ise bellidir: Kadınlara karşı her türlü eşitsizliğe son vermek. Bu, gerekli yasal değişikliklerin yanı sıra, insanların anlayış ve ilişkilerinde köklü bir değişikliği gerektiriyor ve bu değişim toplumun gelişmesine, modernleşmesine ve demokratikleşmesine paralel olarak gerçekleşiyor.

 

Toplumsal sınıflar ve sosyalist kimlik

 

Sınıfsal kimliğimiz de sözü edilmesi gereken en önemli kimliklerimizden biri. Açık ki böyle bir kimlik ancak sınıflı bir toplumda var olabilir. Uzak geçmişimizde, klan hayatı yaşadığımız komünal dönemde sınıflar yoktu. Klan olarak topluca barınır, topluca avlanır ve kardeşçe bölüşürdük. Ne var ki üretim araçları, teknik ve bilgi geliştikçe biz de değiştik; özel mülk ortaya çıktı; mülk sahipleri ve mülksüzler, zengin ve yoksul halinde ayrıştık. Önce köleci düzen oluştu; güçlüler üretim araçlarına, topraklara ve sürülere el koydular, ötekileri köle haline getirdiler. Bunu feodal dönem (feodal toprak beyleri ve toprağa bağımlı köylüler-serfler), onu kapitalizm (patron-işçi düzeni) izledi.

 

Diğer bir deyişle bilgi ve teknik gelişti, insanlık sözde uygarlık yolunda çok “ilerledi”;  ama insanlar arasındaki  ilişkiler çok bozuldu, baskı ve haksızlık, eşitsizlik de o oranda arttı...

 

Zenginler, mülk sahibi sınıflar, bu haksız düzeni sürdürmek için hem bu düzenin doğal olduğuna dair kafamıza nice masallar okudular, hem de bizi susta durdurmak için polis örgütleri, ordular, mahkemeler kurdular, darağaçları, giyotinler ve zindanlar yaptılar...

 

Bunu nasıl gidereceğiz? Açık ki yine tam bir eşitlikle. Bugün insanlık olarak elimizde var olan, komünal dönemin mızrağı, feodal dönemin sabanı ile kıyas bile kabul etmez dev üretim araçlarıyla herkese yeter barınak, giyim ve beslenme aracını üretebilir ve modern dönemin öteki ihtiyaçlarını karşılayabiliriz. Yoksulluğa tümden son verebiliriz. Gerçekten özgür ve barışçı bir dünya yaratabiliriz.

 

Bunun yolu ise sömürüye dayanan ve baskıyla korunan bu sisteme son vermek, sınıfsız, sömürüsüz bir sistem kurmaktır. Bu sosyalizmdir.

 

Böyle bir devrimi başarmak için 19. Yüzyıldan, 1871 Paris Komünü’nden beri mücadele edip duruyoruz. 1917 Ekiminde büyük bir devrim de başardık, Sovyetler Birliği’nde sosyalizmi inşa etmeye çalıştık. Bunu Çin devrimi ve başkaları izledi. İnsanlığın yoksul ve ezilen kesimi olarak büyük umutlara kapıldık. Ne yazık ki bu büyük dalgayı sürdürmeyi başaramadık, ağzımıza gözümüze bulaştırdık. Ne yazık ki insanlık bu adil ve güzel sistemi kurabilecek kadar olgunlaşmamıştı ve geriye döndük...

 

Sosyalizmin yaşadığı son büyük bunalımdan sonra kapitalistler bayram ediyorlar. Sosyalist uygulamanın kimi yanlışlarını, başarısızlıklarını gerekçe gösterip onu faşizmle bir tutuyorlar. Kendi sistemlerini rakipsiz, zafer kazanmış gibi gösteriyorlar. Bazı liberal aydınlara göre kapitalist toplum insanlara zenginlik getirerek tüm sorunları çözecektir. Bunlar, bilimsel ve teknik devrimdeki kimi değişikliklere bakarak işçi sınıfını bile yok saymaya kadar varıyorlar.

 

Kapitalistlerin ve onların sözcülerinin bu sevincini ve yaygarasını anlamak zor değil. Onların propaganda mekanizması ise oldukça güçlü. Sosyalist kesimde ise bir yandan yenilginin, bir yandan söz konusu propaganda çarkının etkisiyle moral düşüklüğü gösteren, havlu atan, saf değiştirenler birhayli. Bunun etkileri bizim ülkemizde de görülüyor. Geçmişte sosyalist dalganın kabarmasıyla sosyalist saflara akın edenlerin pek çoğu hızla uzaklaştı.

 

Kürt toplumunda da başlarda Kürt milliyetçiliği adına sosyalizme karşı gösterilen tepkiler yeniden canlandı. Bu anlayışa göre Kürtler ulusal hakları için çalışmalı, ama sosyalizmin Kürt hareketine bir yararı yok, sosyalizm için harcanan enerji boşuna...

 

Bunu söyleyenler, Kürtlerin bir kimliğini, ulusal kimliğini öne çıkarmakla kalmıyor, öteki kimlikleri yok ya da önemsiz sayıyorlar.

 

Ulusal baskı altındaki Kürt halkı için ulusal kimliğin önemini ve bu anlamda özgürlük mücadelesinin önceliğini elbette tartışmıyoruz. Ancak bu kimliğin ve bu mücadelenin önemi, diğer kimlikleri görmezden gelmeyi veya önemsiz saymayı gerektirmiyor. Nasıl ki sınıf sorununu ve sınıf mücadelesini önemsemek, ulusal kimlik sorununu, inanç özgürlüğünü, kadın sorununu ve benzer farklı kimliklerden kaynaklanan hak ve özgürlük taleplerini küçümsemeyi gerektirmiyorsa.

 

Kürtler de sınıflardan oluşan bir toplumdur, yoksulu zengini, işçisi patronu, toprak ağası topraksızı vardır. Alevi, Yezidi gibi inançları baskı altında olanları vardır. Hâlâ canlı olan feodal ilişkilerin daha da büyüttüğü bir kadın sorunu vardır. Kürt devrimci ve demokratları tüm bu farklı kimliklerin sorunlarına, taleplerine ilgisiz kalamazlar.

 

Sosyalizm emekçilerin çıkarını savunan dünya görüşü olarak Kürt emekçilerini de ilgilendirir. Bu nedenle bir bölümümüz bilinçli işçi, emekçi, ya da onların dostu aydınlar olarak aynı zamanda sosyalist bir kimlik taşırız. Bu kimliğimiz ulusal kimliğimizle çatışmaz. Kürt ulusunun özgürlüğü için mücadele ederiz, sosyalizm için de.

 

Sosyalizm, gibi onun uluslararası ilişkilere bakışının bir yanı olan enternasyonalizm de bağımlı ulusların özgürlük mücadelesi ile çelişmez, tam tersine bu mücadeleye uluslararası destek sağlar. İşçilerin, emekçilerin enternasyonalist olmasından değil, olmamasından korkmalı. Şovenizm ulusal düşmanlığı körükler ve halkların özgürlük mücadelesine karşı çıkarken, enternasyonalist işçi hareketi başka ulusların özgürlük mücadelesini destekler. Keşke Türkiye işçi sınıfı yeterince enternasyonalist olabilseydi!

 

Sosyalizmi bir yana bırakın diyenler ise bilerek ya da bilmeyerek, emek ve sosyalizm karşıtı bir siyaseti izleyenlerdir. Kürt kapitalistlerinin, ağalarının ve onların sofrasından beslenenlerin böyle düşünmesi doğal; ama bu konuda bize akıl vermeye kalkmasınlar.

Biz Kürt sosyalistleri her türlü zulme, sömürüye, ayrıma karşıyız. Tüm kimliklerin özgürlüğünü savunuruz. Bu nedenle biz Kürt toplumundaki gerçek özgürlükçüleriz. Ulusal mücadelede de, kesemizi düşünmeden, en başta fedakârca mücadele etmemizin nedeni budur ve pratigimiz bunu kanıtlıyor.

Monday, July 05, 2010
  HyperLink

Add your comment:
 
Nav:
 
E-mail:
   
   
Peyam:
   
   

Rapor - Röportaj

Yazarlar